03 Şubat 2010




Dikkatsiz Yurttaş Ali Bey”
Yük Trenine Omuz Attı !




Gazeteler yazdı, kentimizin yıllanmş esnaflarından Ali Kaya’ya, belediye binasına giderken geçitte yük vagonu omuzundan çarptı.


Kentin ortasından geçirilen otoyola paralel giden tren hattında daha önce inip kalkan korkuluk vardı. Yeni düzenleme sonrası kaldırıldı. Yerine “çan çan” sesleri var şimdi.
Yüzlerce insanın geçtiği bu hat üzerinde iki yaya öldü. Biri önceki Belediye Başkanı’nın döneminde gerçekleşti. Son ölümden sonra Belediye Başkanı ölen yayayı dikkatsizlikle suçladı. Suçlamanın hemen arkasından alınacak önlemleri sıraladı. Bir tanesi hemen gerçekleşti. Trafik ışıklarına gelmeden önce titreşim yaparak araç kullananları uyaran bantlar yola yerleştirildi.
Belediye başkanı ölenleri suçlamak zorundaydı bana göre. Yoksa akşam yastığa başını koyduğu zaman vicdanı onu uyutmazdı. İdaresinin, memurlarının (belediyesinin) suçunu, başkasını suçlayarak bastırmak zorundaydı. Psikolojide bu işlerin bol bol yeri var: Kendini (ruhunu, bilincini) ortadan bir güzel ikiye bölüyorsun, ayrı ayrı dolaştırıyor, kendini kocaman, huzurlu hissediyorsun…
Bu geçiti hergün kullanan bir yayayım. Sürekli araç akışı olmadığı için yayalar olarak kırmızı ışıkta geçmeyi deniyoruz. Ancak; kentin göbeğinden dört şeritli bir otoyol geçirilmesi ne kadar bilimsel... Hem de, tren yolunun dibine sokulmuş, üstelik yoğun yaya geçişi var. Dikkatinizi nereye dağıtacaksınız.
Burada ölümler şimdilik ikide kalmışsa bunda yayaların ve hemen yakındaki seyyar satıcıların destek uyarısının payı var. Bir keresinde, dört metre kala gelen treni fark ettim raylara doğru giderken, arkadan seyyar satıcının uyarısı geldi… Geliş yönünü perdeleyen kocaman trafik levhası, raylara paralel yüksek duvar arasında gelin ”dikkatsiz yaya” olmayın…




Bu kaza nedeniyle bir başka eski olayı anlatayım gecikmeli olarak.  Çünkü anlatacağım olay tek başına ilgi çekmez, belediye binasına çok yakın bu geçitte nasılsa bir kaza olur iki olayı birleştiririm demiştim.

Yaklaşık üç ay önce bizim sokakta (eczaneler sokağında) bir cinayet işlendi. Sözde trafiğe kapalı, Belediye’nin sorumluluğundaki bu alanda motorsikletli bir genç, başka bir grubu sollayarak bastonlu yaşlı bir adama çarparak yere indirdi. Halkın Sesi’nden Burak yetişti fotoğraf çekti. Benim elim makineye gitmedi. Adam üç hafta sonra öldü.
Öldürdü, çünkü aynı sokakta bir esnafın yanında çalışan bu genç yaptığı hız nedeniyle çevredekiler tarafından uyarılmış çok kez. Belediyenin -sözde- trafiğe kapalı bu yolu üzerinde sallana sallana yürüyen “dikkatsiz” yayalardan biri biz de olabilirdik, öteki dünyayı boylayan...
Çarpmadan hemen sonra “sosyal belediyecilik”e bağlı zabıtalar her yerde her zaman olduğu gibi girilmez işaretine ve yolu kapayan dağılmış zincirlere çekidüzen verdiler. Aradan iki üç hafta geçtikten sonra genel uygulama değişti zaten, yol yeniden ara geçişli trafiğe açıldı.
Benden uyarı, eczaneler sokağında hız yapan araçlar var, dikkatsizlik edip yöneticileri üzmeyin lütfen !

Zaman zaman yollarda bağrış çağrış gördüğümüz bu yaşlı adamın sahibi var mıydı bilinmez, ancak gazetelerden bildiğimiz, yaygınlaşmasına sevindiğimiz ülke çapında hukuksal bir uygulama var; “idarenin kusuru, görevi ihmal” gibi… Savcılığa çağrılmış yetkililer, görevliler görürüz fotoğraflarda…onlardan bizde de olsa, herkes hepimiz sorumluluğumuzun sonucunu bilsek…
Belediye Başkanı’nın görev bitimine kadar sadece bu geçitte kaç kişi ölür, yaralanır bilemem.
Bildiğim bir öneri var; ölenler ölecekler, kazaya uğrayanlar uğrayacaklar yakınınızmış gibi düşünün, onları suçlamayın, duygularınızı bastırmayın; ne olur aklınızı fazla kullanmayın belediye binasında ilişki peşinde dolaşırken…
Hele hele pek duyarlı sanatçılarmız, gazetecilerimiz siz...


>  29 Ocak 2010, Zonguldak >  67sanat'ta yayınlandı
       

     


    

19 Eylül 2009

        



     
"TRAFİK CANAVARI"



Servis sistemleri müşterisine şu üç fikri telkin etmektedir:
Sen, kusuru, eksiği olan birisin.
Sen, problemsin.
Sen, bir problem kolleksiyonuna sahipsin.

John McKnight
(Profesyoneller İktidarı)


Din bezirganlarının deprem bölgesinde insanı suçlayan psikolojik eylemi ile servis şeflerinin, “kuralara uymadığın için tüm bu kazalar başına geldi" yorumunun; insana kendini suçlu hissettirmesi arasında benzerlik yok mu? Dinci bezirganlar ile piyasacı bezirganlar bizi hep “suç işlemeye eğilimli” olarak gösterip ruhsal bütünlüğümüzü, gerçeği algılama becerimizi bozuyor, bizi karşılıklı suçlama makinasına, nevrotiğe dönüştürmüyor mu?

Kurallara Uy” çağrıları, kimi büroksininin insanı aşağılayan afiş ve pankartları olabildiği gibi sanatçı destekli reklam tasarımları bile olur. Çağrının dili tanrının, efendilerin, yönetenlerin benzer dilidir ve muska-ikon hazırdır: “Trafik Canavarı”.


Ortada canavarlar, hurafeler olunca onu yoketmenin çabası, kampanyaları da olacak.
İşte örnekler: Elazığ polisi hazırladığı kurallara uyma sözleşmesini sürücü ve yayalara imzalatmış, Bodrum’da üniversite tiyatro grubu jandarma trafik timi ile birlikte kuralları sürücülere hatırlatmak için animasyon gösterisi yapmış. Üniversiteler boş durmamış dua, muska ve nazarın yararını sürücülere sormuş sonuçlar yüzde altmış olarak işe yarar görülmüş. Eskişehir Orhangazi Üniversitesi anketinde kazalara kader diyenlerin oranı yüzde 30’u bulmuş.
Sosyal sorumluluk modasına uyan şirketler-üniversiteler canavarla uğramayı iş edinmişler. DHL “önce siz örnek olun” diye canavarlara çağrıda bulunmuş, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi Başhekimi Verimli “kaza eğitimsiz bir toplumun sonucudur” demiş (demiş ama, Verimli de bir yayaya çarparak yaşamını bitirmiş) . Öz Diyarbakır firması polisle işbirliği içinde şöförlerine namus ve şerefleri üzerine kaza yemini ettirmişler. Beyaz Nokta Vakfı da boş durmamış. “Söz” kampanyası eşliğinde sürücülere tek taraflı kurallara uyma imzası attırmış. Gezilerinde memleketlileri şimdilik havaya ateş eden, ABD’den“ uygundur” damgalı belgesini aldıktan sonra ortalığa saçılan Şişli’den Sarıgül boş durur mu; O da kuralara uyma sözleşmesi düzenlemiş, belediye sınırları içinde imzaya açmış, lastik, kriko gibi hediyeler bile bulmuş.

(Zerrin Bölükbaşı'nın Bir Yapıtı)

Otomobil endüstrisi bağlantılı Radikal, bir üniversite araştırmasında kazalarda en ölümlü ay olarak çıkan Ağustos’u “ayların en zalimi”, Milliyet
”canavar ağustos’u seviyor” olarak duyurmuş, Yine bir başka araştırmada kent içindeki kazaların çokluğu ortaya çıkmış, Radikal bunu “canavar şehri sever” olarak açıklamış. Bir uzman ekonomik kriz dönemlerinde kazaların arttığını vurgulamış, ANKA ajansı servise sunmuş: ”canavar krizi sever".
Radikal Gazetesi’nin trafik kazaları karşısındaki söylemi, bilinçli ahmaklık yaparak canavarı kabullenmesinden anlaşılmıyor mu? “Ölüm Allah’tan” ile “ölüm canavar yüzünden" iki ayrı bezirganlığın ortak paydası değil mi? “Allaha Emanet Ol” diyenle , “Trafik Canavarı Olma” nasihatı verenlerin paydası aynı değil mi?
Tren kazalarını Allaha havale eden, makinistleri içeri tıkan günümüz yöneticileriyle dalga geçmek, laik havalara girmek kolay. Ancak; lanetli “Trafik Canavarı” ikonuyla tüm suçu yine insana havale edip petrol-otomotiv-reklam tekellerinin kan kokan hırsını gizlemek bizdeki çağdaşların işi. Birinde gökyüzünün sahibine, ötekinde yeryüzünün sahibine tapanların gericiliği ve yol açtığı sonuçlar aynı: Ölüm. Her kazadan sonra kurulan açıklama ve haberlerin içinde geçen “Allah, rahmet, şifa, sabır” kaderciliği ile, her trafik kazalarından sonra basın haberlerinde geçen “hatalı sollama, aşırı hız, dikkatsizlik” söylemi ortaklığını sezmiyor muyuz?
Meşhur "trafik canavarı" yaratıcısını kim merak etmez. O bir Kristal Elma’ya doymayan, Gültepe’de ve Gırgır Dergisi'nde büyümüş, halkın içinde yaşamayı seven bir insan; reklam pastasından Salih Güngör imiş.
Sanatın kirli işlerde kullanılması trafik alanına da sıçramış. Ordular satın alıp kuyularını güvenceye alan BP, üniversitelerin grafik bölümü öğrencilerinden destek bulmuş. Tasarımlar yapılmış. Doğal olarak insan suçlu bu tasarımlarda. SHELL de boş durmamış, sanatın en iyi temizlik aracı olarak kullanıldığını bilmiş olmalı ki “hayatınız bizim için değerlidir” başlıklı afiş yarışması düzenlemiş. Yine BP, trafik eğitimi projesi kapsamında “ önüm, arkam, sağım, solum trafik” adlı tiyatro oyunuyla 50 bin öğrencinin peşine düşmüş. Eşini, anne ve babasını yolda kaybeden Erol Evgin; otomotiv endüstrisinin kralı, şimdilik orduevleri dışında her yere tabelasını çakan Sabancı Tiranlığı'na sığınarak yollara, kazalara ağıtlar yakmış. Sivil toplumcular boş durmamış TRAP’ı ,“Trafikte Ortak Akıl Platformu”nu kurmuşlar. ”Trafikte kuralara uyarsan, ölür müsün” ilanları ile yine biz kullara laik vaazlar sıralamışlar. Canavarla başetmek kolay mı? İbret olsun diye yanmış otobüsler “katliam anıtları” olarak yol kenarlarına bırakılmış, kaza geçirmiş araba görüntüleri “sürücü sebebi sizsiniz” yazısı eşliğinde yine ibret olsun diye sergilenmiş (1997 Düzce).
Morrison Süleyman, eskortu İstanbul Bostancı'da fotoğrafçı Selim Güneş'in annesini öldüren asırlık baş yöneticimiz , trafik kazalarını her an ortaya çıkan meçhul bir düşmana benzetmiş. ”Türkiye Trafik Canavarını Yoketme Vakfı”nın Onursal Başkanı Demirel, kendisini “Trafik Baba” olarak ilan eden vakıf yöneticilerini “Bu iç düşmana karşı vatandaşlarımızı korumalıyız“ buyurmuş. Siz bu kadar aşağılanmaya rıza gösterirseniz hastahane imalatçıları boş durur mu, Trafik kazalarının yeri yatırım için adres olabilir demişler, en çok kaza olan 10 noktayı listeleyip dergilerinde yatırımcılara önermişler.
Yıllar öncesinin Ankara-İstanbul Demiryolu projesini kimler iptal etti? Süleyman D. bu iptalin neresindeydi? Karayolarını ABD küresel ulaşım politkalarına göre belirleyen başbakanlar, bakanlar, bunlara yardım ve yataklık edenler kimlerdi, bunlara kimler oy verdi? Kazalarda ölenlerin yüzde kaçı verdikleri oyla yakınlarının, kendilerinin ölümüne kasten neden oldu.
Şarap-Silah-Antika üçgenindeki finans çetelerinin, Dünya Bankası-IMF-NATO üçgenindeki liberallerin şimdilik gözden düşen; ancak bol Atatürkçülerin son yıllardaki gözden düşmeyen gözdesi Morrison Süleyman, bu yarım yüzyıllık siyasi kara kutu; insanın insanı sömürmesine bulaşmamış sosyal bilimciler, psikologlar, gazeteciler, tanıklar, felsefeciler, sanatçılar, politikacılar ve hukukçulardan oluşan dev bir ekip tarafından çözülüp kağıda, filme, sanatın tüm dallarına dökülmedikçe, ulaşımda ya da yaşamın öte taraflarında öncellikle kadın ve çocuklar bu ülkede hep tehlikede olacak.

2007

   

    

     
n












          

“TRAFİK CANAVARI“
  KAZANDIRIYOR


İletişim araçları trafik cinayetlerini haber yaparken hep sakıncalıdır. Her ay ortalama 600’ü bulan ölümler( hastanede ölen yaralılar, jandarma bölgesindeki ölümler bu sayıya dahil değilmiş) “ Trafik Terörü “ ana başlığı altında geçiştirilir.


14 Mayıs 1995 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Daire Başkanlığı’nın “gizli” damgalı raporu yayınlandı.

Rapora göre, trafik kazalarında altyapı eksikliğinin asıl etken olduğu vurgulanıyor, kaza sonrası açılan tazminat davalarında hazineden para çıkmasın diye kaza tutanaklarında yol kusurları gösterilmiyormuş. Ayrıca, İstanbul-Ankara otoyolunun yapımından sonra kazaların %90 azaldığı belirtilerek, altyapının ne kadar önemli olduğu örnekleniyormuş.

Yani, devlet kullarına karşı uyanıklık yapıyormuş. Bir yandan raporu yazdırıyor, gizliyor öte yandan yolların kenarına tabelalar koyarak kullarını canavar olmamaları için uyarıyormuş.

Kullar; emniyet ve karayolları genel müdürlerinin insan’ı %95 suçlu gösteren “açık” raporlarındaki istatistiklere kanıp birbirlerini canavar, terörist olarak suçlarken; "şeriatçı" ya da "laikçi" sermayeli oto endüstri kralları savaş araçlarını da kapsamak üzere yatırımlarını büyütüyormuş. Bu arada insan ilişkilerine, ucuz ulaşıma en uygun araçlardan biri olan tren yolculuğu unutuluyor, İstanbul’da banliyö trenleri harabeye dönüyormuş.

Sonuç olarak aşağıdaki başlıkların her kazadan sonra gazetelerde yer alması “normal“ sayılıyormuş:

CANAVAR HAPSE ATILSIN – CANAVAR YILDA 25 TRİLYON YİYOR – KATİL KAMYON – TRAFİK AĞUSTOS’TA ACIMASIZ OLUYOR – CANAVAR PUSUYA YATIYOR – CANAVARI ARABADAN İNDİRİN

İnsan ve üretim ilişkilerini metalaştıran sistem, kötülüklerini maskelemek için canavarı yaratıyor, tanımlıyor ve olayları canavara göre açıklıyor.

Kaldı ki; insan’ın potansiyel suçlu olarak gösterilmesi yönetici egemenlerin toplumu denetim altında tutmak, terbiye edici gücünü kanıtlamak için uyguladığı psikolojik baskı yöntemlerinin en önemlisidir.

Kurguladıkları konuşma ve yazı dili, zaten yakından bildiğimiz gerçeklere bile insanı yabancılaştırıyor. Bu dil yalnız trafik kazaları için mi geçerli…enflasyon canavarının her ay açıklanan oranlarının yanında sevimli karikatürü de kullanılır. Peki bu canavara yardım ve yataklık eden borsaya ne demeli…sanki spikerle aramızda üçüncü şahıs…günde üç öğün başından geçenlerden, her gelişmeden etkilenen hassas yapısından söz ediyor kanallar. Bir insanın kazanmasının ötekinin yitirmesine bağlı olduğu bu kurumlaşmış hırsızlık sisteminde paraya tapınma ayinleri düzenleniyor. Yoksullar tüketimle, talih oyunlarıyla coşturulup gevşetilirken, Türkiye’de en büyük yüz firmayı elinde tutan 15 aile kesintisiz darbelerin güvencesinde ulusal gelirin üçte birine uçtu uçtu yaptırıyor.

“ hastaneye varmamızla, bir akbaba sürüsünün etrafımızı sarması bir oldu. Burada resmen trafik kazasından beslenen bir sektör oluşmuş: KAZA SEKTÖRÜ… çekiciler, nakliyeciler, hurda araba tacirleri, cenaze taşıyıcıları, kan arayıcılar, kan vericiler, tabut tedarikçileri, ölmeyip de kurtulanlar için kurban satıcılar, kurban kesiciler, sadaka dağıtıcılar…”

Yeni Yüzyıl Gazetesi köşe yazarı Gülay Göktürk’ün, Afyon'da geçirdiği bir kaza sonrası yukarıda anlattkları sanki vahşi bir kovboy kasabasını anımsatıyor, ya da kapitalizmin işleyişinin ilkel bir özetini…

Sistemin modern örgütlenmesinde akbaba sürüsü kimlerden oluşuyor? Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendıkası’nın bu yılın başlarında Kadıköy’de dağıttığı “Tramvaylarımızı Geri İstiyoruz “ başlıklı bildiri bu konuda ipuçları veriyor.

“ Raylı sistemin 1960’larda kaldırılması bir tesadüf değil. Çünkü Türkiye’de otomobil montajına bu yıllarda başlanmıştı. Ford, Renauld, Fiat bu yıllardan itibaren artık Türkiye’de monte ediliyordu. Tabii bu arada Ford’un adı Anadol, Fiat’ın adı da Murat olmuştu.”

“ İstanbul’da raylı sistem ve denizyollarıyla toplam yolcunun % 6.2’si taşınmaktadır.”

“ Trafik kazalarının %80’den fazlası ve ölümlerin yarıdan fazlası kent içi trafikte meydana gelmektedir. Petrol’ün 1/3’ü şehiriçi trafikte tüketilmektedir.

Burjuva felsefesinin sorunları açıklamadaki sefaleti idealizm, ahlakçılık, faydacılık olarak trafik kazalarında da sıkça beynimize ve davranışlarımıza yansır. Eğitimsizlik yaygın, cezalar az, kurallara uyulmuyor, deriz. Ulaşım politikalarını belirleyen, hükümetleri kontrol ederek bunları uygulatan yerli-yabancı otomobil ve petrol tekellerini, ithalat ve dağıtım ağını paylaşanların karanlık ilişkilerini sorgulamayız.

Hastahanede ölen yaralılarla birlikte yılda on bine yaklaşan ölümleri azaltmayı deneyecekler. Ancak, insan’a değer verdikleri için değil. Tıkanan ulaşım ağını rahatlatmak, mal kaybını düşürmek, dönemlik krizlerine yeni pazarlar bulmak için…

Ekonominin IMF ve Dünya Bankası bağlantılı duayenleri otomobil tüketiminden çok kazanmak için yıllardır demir ve denizyollarına, metroya yatırımı engellediler, kazandılar. Trenlerin enkazını bahane ederek en iyi biz işletiriz diyecekler, gelecekte demiryollarını aralarında paylaşacaklar, yine kazanacaklar.

Benzerleriyle yeryüzünü paylaşırken çkardıkları savaşlarda olduğu gibi; yıkarak kazanacaklar, yaparak yine kazanacaklar.

Nisan 1998 tarihli, “ Trafik Canavarı “ Neyi Gizler başlıklı Fotoğraf Sergisi metni’nin gözden geçirilmiş şeklidir. Haziran 1999'da Efendisizler Dergisi'nde yayınlandı.


     

     

   "Trafik Canavarı" Neyi Gizler ?





Ankara Ticaret Odası verilerine göre 1955 -2003 yılları arasında 223 bin kişi trafikte ölmüş.


Bu felaketlerin tüm suçu çoğunlukla sürücü olarak istatistiklere yansır. Ezberlediğimiz suçlar da açıktır: Hatalı sollama, aşırı hız, dikkatsizlik, uykulu - alkollü araç kullanma... Son yıllarda utanarak sıkılarak da olsa yol - araç kusurları da dillendirilmeye başlandı.

Yollardaki kör noktalara yol açmaktan sorumlu bürokratik tiranlık, bu noktalarda istatistiğe dönüşmüş ölümlerden kendini sorumlu tutmamanın özgüveni içindedir. Aslında kendi suç haritasını itiraf ediyor, ancak gücü elinde tutmanın verdiği soğukkanlılık nedeniyle bini aşkın kör noktadaki ölümlerin sorumluluğunu üstlenmiyor.

"İdarenin kusuru", "işletme hatası", "ölüme sebebiyet vermek", "suç kastı" gibi hukuk terimleri tiranlığa karşı savcıları - yurttaşları - demokratik kitle örgütlerini çok seyrek harekete geçiriyor.

Tüm suçlamalar, kusurlar " yaya ", " sürücü " olarak isimlendirilen, resmi ağızlarda - telsizlerde zaman zaman " şahıs " olarak seslendirilip azarlanan yurttaşların üzerine yapıştırılır. Ve bu şahıs - yurttaşların eğitilmesi, kurallara uyması resmi - özel - sivil toplum koalisyonu tarafından tutkuyla istenir.

Otomotiv - petrol - lastik - reklam şirketleri, bunlarla bağlantılı ulaşımla ilgili kitle örgütieri, meslek kuruluşları ve medya doğrudan sürücü ve yayayı suçlar: KURALLARA UY

 
Toplum Küçümsenir
Toplum çocuklaştırılarak; "çimenlere basma, yerlere tükürme, terli terli su içme" dercesine küçümsenir.


"Saygı", "denetim", "ceza", "eğitim" her çok ölümlü kazadan sonra döşenen makalelerin temel sözcükleridir. Bu yazıların arkasında gizlenen, bastırılan, bilince çıkması istenmeyen; çok uluslu şirketlerle bağlantılı hükümetlerin gizli - açık ulaşım politikalarıdır.

Bu politikalar; sanki gökten düşen, onaylayanları belli olmayan, insan eli değmemiş kutsal metinlerdir. Kim karayollarını ABD yayılmacılığının emrine verdi, demiryollarını kim engelledi, ; 1948 tarihli Hits Raporu'nda, Marshall Planı'nda neler emrediliyordu, 90'lı yılların başında ABD yol heyeti ülkemizde hangi "vatanseverler"le işbirliği yapıyordu?


Yeryüzüne ait bu soruları sormamak, birbirlerine "eğitim şart!" vaazları veren yurttaşları kurban adayına dönüştürür.

Kırmızıda Geçme Cehenneme Gidersin


"Kırmızı ışıkta geçme cehenneme gidersin" uyarıları yok şimdilik, ancak insanı suç işlemeye hazır görme - gördürme işlevi trafik canavarı ikonunda hiç de aşağı kalmıyor. Toplumsalın Sınırında Beden kitabında Yaşar Çabuklu; "eskinin tanrı buyruklarının yerini laik otoritenin direktifleri alacaktı, modern ahlak bir tür laik görev diniydi" derken, modernizmin bizdeki temsilcileri olan günümüz tiranlarının haklarımız yerine görevlerimizi kafamıza fırlatmalarının nedenini anımsatır bir bakıma.


Trafikte ölümler ne kadar insanla ilgili ise o kadar da politik. Herkesin yaşamının ötekine bağlı olduğunu en çok trafikteki ilişkiler gösteriyor. Artık her meslek dalının trafikte ölen üyelerinin listesi var. Fotoğrafçıların da olduğu gibi...19 Kasım 1995'de Adana Fotoğraf Amatörleri Derneği (AFAD) üye ve kursiyerleri kaza geçirdi kör noktaların birinde. O güne dek yirmiden fazla kayıp veren fotoğrafçıların listesine onüç insan daha eklendi.


Fotoğrafçılar ve örgütleri ; tiranlarla, yerel bürokratlarla, sponsor denen moda ile cilveleşmekten zaman ayırıp yaşamı savunmaktan uzak kalıyor. Otomotiv - petrol - silah - banka işindeki tekellerin düzenlediği yarışmalardan para koparmak, seçici kurullarında özgüven tazelemek için tutkuyla bindikleri yaşam dalını kesiyorlar.

Geceleri Nasıl Rahat Uyurlar


Yollarda kan dökülürken adı hiç anılmayan, karayollarından sorumlu yetkili kimdir? Karayolları Genel Müdürü'nün ismi M.Cahit Turhan. Müdürlük: Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'na bağlı. Bakanın ismi Faruk Nafiz Özak.

İnsanlar kedi - köpek - kuş ölüsü benzeri yollara yayılırken bu gelip geçici, atanmış müdür M.Cahit Turhan'ın geceleri nasıl rahat uyuduğunu benim gibi merak edebilirsiniz.


Gücünü makamından ve dev şirketlerden alan bu bürokrat Haziran 2006 tarihli "Trafik Kazaları Özeti 2005" başlıklı raporun önsözünde bakın ne diyor:


"Broşürün incelemesinden de anlaşılacağı gibi, kazaların oluşunda sürücü, yaya ve yolcu olarak insan faktörü yüzde 99.71 gibi çok büyük bir kusur payı ile birinci derecede sorumlu görülmektedir"

Bu satırların arkasından O'da herkes gibi "eğitim şart!" buyuruyor: ihale raporları arasında ve törenlerde yorulan başını huzur içinde yastığa koyuyor.


7 Haziran 2009




( 7 Temmuz 2007'de Sendika.org, 2 Ağustos 2007'de Birgün Gazetesi ve 3 Ağustos 2007'de Zonguldakbilgi'de yayımlanan yazının gözden geçirilmiş şeklidir)


       

      
  
"Trafik Terörü"

             
Kurban bayramındaki trafik kazalarında iki genç fotoğrafçı arkadaşımızı Gökhan Yalta ve eşi Evren Yalta’yı yitirdik. Araçlarına bir tankerin vurması sonucu yanarak öldüler. Daha önce fotoğrafçı Sami Güner’i, Nermi Erdur’u, Önder Afşarkoca’yı yollarda yitirmiştik. Fotoğraf çevremizden Candeğer’in annesi İstanbul trafiğinde öldü. Selim’in annesine , son seçimlerde Demirel’in arabasına eşlik eden trafik polisi araçlarindan biri çarptı. Çarpmakla kalmadılar kaza tutanağı üzerinde kendi lehlerine olacak şekilde oynadılar. 

    
Bayram öncesi arkadaşlara, bu bayramda en az 150 kişi ölecek demiştim. Bayram bitti rakamlar açıklandı: 231 kişi. İkisi Gökhan ve Evren. Şaşırmadım. Artık üzülmüyorum da. İş kadercilik noktasına geldi çünkü. Öyle bir ülke ki, ortalama 500 kişi (ayda) trafikte ölüyor, olağan karşılanıyor. Batman’da bir iki ay içinde 200 kişinin ölmesi, iş kazalarında günde dört işçinin ölmesi, adı konulmamış iç savaşta insanlarımızın ölmesi karşısında olduğu gibi…

Devlet yetkililerinin felaketler karşısında kullandıkları kalıplaşmış acılı sözlerin aynısını biz kendi aramızda yineliyoruz. Başsağlığı telefonları, yazıları, ölüm ilanları, ölen insanlarla geçirilen günlerin anıları. Başka türlü kadercilik yani…Bu işlere ayrılacak zamanın ve örgütlenmenin aynısı ölümlere yol açan nedenlerin ortadan kaldırılmasına ayrılsa…

Gelin zor olanı deneyelim. Ağıt, acı, anı edebiyatı ile yetinmeyelim. Trafik kazaları, yaşantımıza egemen olanların söylediği gibi, “ aşırı hız”, “hatalı sollama” , “alkollü araç kullanma” gerekçelerine sığdırılamaz.

Trafik kazaları konusunda düşünce, önlem, eylem üretmesi gereken örgütleri harekete geçirelim. Onlar harekete geçmiyorsa yaşayan (şimdilik) insanlar olarak biz herekete geçelim. Araştırma, eylem grupları oluşturalım. Yakınlarını, tanıdıklarını trafik kazalarında yitirenler anılarla yetinmeyi bırakıp öne geçsinler.

Avrupa’daki toplam kamyon sayısı kadar kamyonu yollara salan, 3 günde beş saat uyumuş insanı direksiyon başına koyan , 50 yolcu taşıyan otobüsün yedek şöförünü bagajda uyutan, daha yönetmelikleri çıkmadan yerli yapım çift katlı otobüsleri yollara sokan koşular ve bu koşullara ses çıkarmayan , paraya tapan egemen çevreler var. Daha kötüsü bu çevrelerin mecliste siyasi temsilcileri var.

Bu sistemi sorgulamadan acılar biter mi? Çekinmeden adını koyalım. Trafik kazası, cinayeti, canavarı ya da terörü “soyut” değil trafikteki yıllık ölüm saysı olan 6 bin 500 kadar somuttur.

(Hastahanede ölen yaralılar, jandarma bölgesindeki ölümler bu sayıya dahil değilmiş).

Fotoğraf çevrelerinden gelen yıllanmış sesleri duyar gibiyim: “aman politika yapmayalım, biz fotoğrafçıyız, başka işlerle uğraşmayalım.”

Politikayı başkası yapsın endişesi sonucu trafik ve iş kazalarında, savaşta, işkencede insanlarımız ölüyor. Belki de gelecekte bu endişe ile sinenler benzer acılarla karşılaşacaklar.

İçtenlikle yanıtı aranması gereken iki soru var: Günü doldurmak için mi yaşıyoruz, Gökhan ve Evren’i biraz da biz öldürmedik mi?


(Temmuz 1993 tarihli Gerçek Dergisi’nde yayınlanmış yazının gözden geçirilmiş şeklidir)