Otomobil, özgürlüğün sembolü, kişilik artırıcı, penis ikamesi otomobil hesap vermelidir burada. Colin Cremin

Özgür Üniversite

 

Araba çılgınlığına dair… 

Başlarda araba bir zenginlik, lüks ve “özgürlük” aracı sayılıyordu ve küçük bir ayrıcalıklı azınlığın oyuncağıydı… Reel ücretlerin yükselmesi ve üretim maliyetlerindeki düşüşün de etkisiyle, araba kullanımı arttı. Ford T model arabanın “mucidi” Henry Ford’un 1908 yılında “The automobile for everybody” (herkese bir araba) sloganını ve vaadini ortaya attığı dönem sonrasında otomobil (araba) kullanımındaki artış hızlandı. Nitekim 1907’de trafikteki araba sayısı 25.000 iken, 1914’de 500.000’e, İkinci Dünya Savaşı öncesinde 50 milyona, 1975’de 300 milyona yükseldi… Ve 2007’de 900 milyonu, 2015’de 1 milyar sınırını aşmıştı… Geçen yıl (2025) 73 milyon binek araç (araba), kamyon, otobüs ve ticari araçlarla birlikte 94,4 milyon araç üretildi… Bugün dünyada 1,6- 1,7 milyar civarında araç var… Bu tam bir skandal… En çok arabanın olduğu ABD’de 1000 kişiye 844 motorlu araç düşüyor… Eğer Hindistan’da da kişi başına aynı oranda araba düşseydi, dünya çoktan yaşanamaz bir yer haline gelirdi… 

Ortalama büyüklükte bir araba üretmek için ağılığının 2 katı kadar petrol ve 300.000 litre su harcamak gerekiyor. Aynı şekilde ağırlığının 20 katı hammadde kullanılıyor… Mesela 1.5 ton ağırlığında bir araba üretmek için 30 ton hammadde gerekiyor… 

İyide o arabalar gökten yağmur gibi yere düşmüyor… Bir araba üretmek için demir, çelik, alüminyum, bakır, plastik, kauçuk, enerji, su… kullanılıyor… Onca araç için devasa yollar, otoyollar, köprüler, tüneller, otoparklar… inşa etmek gerekiyor… Elektrikli araba bataryası için ekstra elementler, lityum, nikel, grafit, manganez, fosfor gerekiyor… 

     

İnsanı arabayla, yükü kamyonla (TIR’la) taşımanın esas olduğu mevcut ulaşım sistemi, hem arzulanır ve hem de sürdürülebilir değil, zira insanî, sosyal ve ekolojik sorunlar yaratıyor ve bunları azdırıyor, dolayısıyla sürdürülebilir değil… Artık tam bir yıkım aracına dönüşmüş bulunuyor… Oysa tren bireysel ve toplumsal açıdan daha ucuz, daha az çevre sorunu yaratıyor… Tren, metro, hafif tren, tramvay, otobüs, troleybüs, vapur, bisiklet hem daha ucuz ve hem de daha sağlıklı… O zaman sürekli yeni otoyol, köprü, tünel, alt ve üst geçit inşa etmeye gerek kalmaz, arabanın kent alanının önemli bir bölümünü kapsaması engellenir… Zira, yollar, kaldırımlar, sokaklar arabalar tarafından işgal edilmiş durumda… Aslında sokakların, kaldırımların, yolların arabalar tarafından işgal edilmesi kent yaşamının ölmesi demektir. Zira, sokağı olmayan bir kent, artık kent olmaktan çıkmıştır… Zira sokaklar tehlikeli hale geldiğinde, kaldırımlar araba park yeri haline geldiğinde, çocuklar nerede oynayacak, nerede büyüyecek, nasıl sosyalleşecek? Bebek arabaları nerede sürülecek? Oysa sokaklar vazgeçilmez bir yaşam ve sosyalleşme mekânıdır…

Esasen 70-80 kilo ağırlığında bir insanı, 1,5 -2 ton ağırlığında bir araçla taşımak size mantıklı geliyor mu? Arabalar 5 kişiyi taşıyacak şekilde üretiliyor ama ekseri 1 kişi taşınıyor… Üstelik bir arabanın üretilmesinden hurdaya çıktığı zamanın %95’i parkta geçiyor (atıl kalıyor…) Kullanım süresi sadece %5 civarında… Elbette bu araba üretilmesin demek değil… Kamu ulaşımını destekleyecek kadar üretilmesinde bir sakınca yok…

Fikret Başkaya      Özgür Üniversite 

İspanya

 ‘İnsan hatası’ değil, kâr uğruna katliam:  İspanya’daki tren faciasında en az 69 ölüm

 

'İnsan hataları'nın arkasında ne var?

İnsan hatalarının arkasında, kamu demiryollarının ve hizmetlerinin giderek kötüleşmesine yol açan siyasi ve ekonomik bir bağlamın da bulunduğuna işaret eden PCTE bu sürecin başlangıç noktalarından birinin 2004 yılında demiryolu altyapısının yönetimi (ADIF) ile tren işletmeciliğinin (Renfe-Operadora) birbirinden ayrılmasıyla başlatılan demiryollarının parçalanması ve özelleştirilmesi modeli olduğunu bildirdi.

Yatırımların parçalanması ve özel ekonomik çıkarların demiryolu güvenliği alanına girmesiyle birlikte ilerleyen bu ayrışmanın demiryollarının metalaştırılmasının bir sonucu olduğu kaydedilen açıklamada “Bu model, hizmetin niteliğini düşürmekte ve kârı, demiryolu çalışanlarının ve yolcuların güvenliğinin önüne koymaktadır” denildi.

Kazayla bağlantılı trafik kontrol merkezinde çalışan personelin çalışma koşullarının da açıklığa kavuşturulmasını talep eden PCTE personel sayısı, vardiyalar, iş yükü ve dinlenme sürelerinin ortaya konulmasını istedi.

Açıklamada “Sınırlarında işleyen bir sistem hataya yer bırakmaz. Bunun sorumluluğu ise kontrol masasının başında oturan çalışana yüklenemez” ifadesine yer verildi.

              



Kilimli


Kömürkent Motosiklet Derneği, Karaelmas Motosiklet Kulübü, İSMAK (İlke Sivil Motosikletli Arama Kurtarma Derneği) ve BİMOD (Bireysel Motorcular Derneği), 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla büyük bir kortej sürüşü gerçekleştirmeyi planlıyor.

Kilimli’den hareket etmesi, Zonguldak merkez güzergâhından geçerek Kozlu Sahili’nde sona ermesi hedeflenen kortejle Cumhuriyet Bayramı coşkusunun birlikte yaşanması amaçlanıyor.

Etkinlik kapsamında, Kilimli’deki Teoman Duralı Tünelleri’nde meydana gelen motosiklet kazalarında hayatını kaybeden sürücüler de anılacak. Organizasyonu düzenleyen motosiklet toplulukları, kaybettikleri arkadaşlarının hatıralarını yaşatmanın yanı sıra trafik güvenliği konusunda farkındalık oluşturmayı hedefliyor.

Ölmeden önce...

 

Ölmeden önce 
Trafik kazalarının nedenleri ve ulaşım politikası konusunda hemen okunması gereken ilk on dört kitap : 6 
1-Otomobilin Ekolojisi Peter Freund-George Martin
2-İnsan ve Otomobil, Erdoğan Özkale
3-Türkiye’de Trafik Kazaları Gerçeği 1-2, Osman Öztürk
4-Kırmızı Işıkta Son Tango, Cengiz Hortoğlu
5-Ulaştırmanın Sefaletinden "Canavar" Retoriğine, Pervin Erbil
6-Modernizm, Otomobil Kültürü ve Reklam, Serpil Aygün Cengiz
7-Ve İnsan Otomobili Yarattı, İlya Ehrenburg
8-Yürümeye Övgü, David le Breton
9-Enerji ve Eşitlik, Ivan Illich
10-Hayatımız Trafik ('Trafik Canavarı' Neyi Gizler?), İbrahim Akyürek
11-Yavaşlık Milan Kundera
12-Oto-mobil: Bir Röntgen Denemesi (Cogito dergi-Sayı 24)
13-Otomobil Virüsü, Hermann Knıflacher  
14-Türkiye Karayolu Güvenliği (Dünü, Bugünü ve Hedefleri), Gürdoğan Doğrul

Kusur. Denetleyende

 

Trafikte Ağır Bilanço: 2026'nın İlk 9 Ayında 1628 Kişi Hayatını Kaybetti, 311 Bin Kişi Yaralandı



İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü verilerine göre Türkiye'de 2026'nın ilk 9 ayında 519 bin 454 trafik kazası meydana geldi. Kazalarda 1628 kişi hayatını kaybederken 311 bin 123 kişi yaralandı. Kazaların büyük bölümünde kusur bir kez daha sürücülerde.

sansür

 


Hakan Tosun davası 7 Ekim'e ertelendi
 
Gazeteci, belgesel yönetmeni ve video-aktivist Hakan Tosun’un 10 Ekim 2025’te sokakta dövülerek öldürülmesine ilişkin failler Abdurrahman Murat ve Adnan Şahin’in “kasten öldürme” suçlamasıyla yargılandığı davanın üçüncü duruşması Bakırköy 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Savcı, savunma beyanlarının ardından nihai mütalaasını yineleyerek ceza talep ederken davayı 7 Ekim’e erteledi.


  

Protesto

Malatya-Elazığ Karayolunda Kaza Protestosu: Vatandaşlar Yolu Trafiğe Kapatmak İstedi

Malatya-Elazığ karayolu Sincik yol ayrımında dün akşam üç otomobilin karıştığı feci kazada ağır yaralanan 37 yaşındaki Mikail Akkuş, kaldırıldığı hastanede yaşam mücadelesini kaybetti. Acı haberin ardından Beydağ ve çevre mahallelerde yaşayan vatandaşlar bugün kaza yerinde toplanarak tepkilerini dile getirdi.

"Kaç Canın Daha Gitmesi Gerekiyor?"

Yıllardır süregelen sinyalizasyon sorununa dikkat çeken Beydağ bölgesi sakinlerinden Abuzer Yolcu, noktada yaşanan tehlikeyi şu sözlerle anlattı:

"Burada yıllardan beridir süregelen bir sinyalizasyon sorunumuz var. Burada bir kavşak istiyoruz. Her gün burada kazalar oluyor. Birçok kaza basına yansımıyor, ölümlü olmadığı için. Dün akşam da talihsiz bir kaza yaşandı. Birçok canımızı burada yitirdik. Bizim yetkililerden istediğimiz, burada bir kavşak veya sinyalizasyon kurulması. Bunun için kaç canın daha gitmesi gerekiyor?"

"İki Taş Ocağı Yapmayı Biliyorsunuz Ama Bir Işık Koyamıyorsunuz"

Aynı güzergahı çok sayıda aracın kullandığını belirten Yolcu, "Burada yaklaşık 10-15 köyün yolu var. Okul ve Adıyaman-Sincik yolu buradan geçiyor. Burada iki tane taş ocağı var. Bölgeye iki tane taş ocağı yapmasını biliyorsun, günde bin tane kamyon sokmayı biliyorsun ama şuraya bir kavşak düzenlemesi yapamıyorsun. Çok acı bir durum. Vatandaşlarımız burada canını kaybediyor. Biz çok bir şey istemiyoruz; bir kavşak, bir ışık istiyoruz" ifadelerini kullandı.

2026'da 52 polis intihar etmişti:

 
2026'da 52 polis intihar etmişti: İçişleri Bakanı'ndan soruşturma açıklaması
Emniyet İntiharları Dijital Anıtı’nın verilerine göre 2026’nın ilk yedi ayında 52 polis yaşamına son verdi. Bu sayı, söz konusu dönemde ortalama dört günde bir polis intiharı yaşandığına işaret ediyor.

Verilere göre 2024 ve 2025 yıllarında ise toplam 166 polis yaşamına son verdi.

Vakaların nedenleri tek bir başlıkla açıklanamazken ekonomik sorunlar, uzun ve düzensiz çalışma saatleri, mobbing, yoğun stres ve mesleki memnuniyetsizlik öne çıkan sorunlar arasında gösteriliyor.

 

Suskunluk


Suskunluk sarmalına karşı gazetecilik: Bir konferanstan notlar 
 İlk oturumda, geçen yıl ödül kazanan “Gazze Projesi” araştırmasını yürüten isimlerden Huda Osman söz aldı. Gazze’de İsrail’in öldürdüğü gazeteciler hakkındaki haberlerinin bu cinayetlerin sorumlularının hesap vermesi konusunda somut bir etkisi olmadığını belirten Osman, “bir haberin etkisi nasıl ölçülür?” diye sordu. 110 Filistinli gazetecinin öldürüldüğü savaşta, gazetecilerin hedef gözetilerek katledildiğini belgelemişlerdi, ancak sorumlulardan hiçbiri bu suçlar için henüz hesap vermedi; uluslararası camia sessizdi. Osman’a göre savaş suçlarının kayıt altına alınması kısa vadede olmasa da yıllar sonra hesap sorulabilmesi için tek yoldu.

 Uluslararası yarışmanın jüri başkanı Bosna-Hersek’ten deneyimli gazeteci Leila Bičakčić’ti. O da yapılan haberlerin etki gücünün nasıl ölçüleceğine değindi: “Bazen bir yasa değişiyor, bir soruşturma açılıyor, denetleyici bir kurum devreye giriyor, bir politikacı istifa ediyor, bir şirket uygulamalarını değiştiriyor… Ancak değerlendirdiğimiz haberler ‘etki’nin her zaman kısa vadede görülemediğini ya da yukarıdaki örneklerde olduğu gibi çok kolay ölçülemediğini de gösteriyor. Gazetecilik bazen de bazı kurumların artık görmezden gelemeyeceği sorunları görünür kılar. Yurttaşlara daha önce farkında olmadıkları deliller sunar, yasama ya da yargı organlarının gündemine etki eder. Bazen de toplum hafızasına kayıt düşer ve sonrasında iktidara gelenlerin ‘biz bunu bilmiyorduk’ demesini engeller”.

 “Kaçak fabrikalar” adlı bir diğer haber ise doğada yok olmayan çevrede ve insan vücudunda birikebilen kimyasalları (PFAS) odağına alıyordu. Gazeteciler İtalya'nın kuzeyindeki Vicenza kentinde bulunan ve bölgedeki yüz binlerce kişinin içme suyunu PFAS kimyasallarıyla kirleten fabrikanın izini sürdü. Altı kişilik ekip İtalya’da üretimi yasaklanan fabrikanın sökülerek Hindistan'da yeniden kurulduğunu ortaya çıkardı. Aynı müşterilere çevre koruma yasaları daha gevşek olan başka bir ülkede üretim yapılıyor, bu kez Hindistan’dakiler zehirleniyordu. Haber Hindistan'da büyük tepkiye yol açtı. Milletvekilleri fabrikanın kapatılmasını talep ederken, bölge sakinleri tesisin önünde protestolar düzenledi ve yasaklı kimyasalların ithalatına karşı bir imza kampanyası başlatıldı.

 

Jüri son olarak, Hırvatistan’dan Barbara Matejčić'in iki ülkeden meslektaşlarıyla hazırladığı “Fotoğraf İçin Öldürmek” araştırmasına özel ödül verdi. Araştırma, 1992 yılında Bosnalı Sırp bir milisin bir sivili infaz ederken çekilmiş fotoğraflarını yeniden gündeme getirdi. Cinayeti görüntüleyen foto muhabirlerinin yalnızca tanık mı olduklarını, yoksa orada bulunmalarının infazda bir rol oynayıp oynamadığını sorguladı. Fotoğrafları Reuters haber ajansına satan, dünyanın en prestijli fotoğrafçılık ödülü World Press Photo ödülü kazanan ve Hollanda'da sığınma hakkı elde eden foto muhabiri, bir gazetecilik kahramanı ilan edilmişti. Ancak Bosnalı Müslüman keskin nişancı olarak belirttiği kurban bir sivildi. Haber bunu ortaya çıkardı. Öldürülen kişinin ailesi 30 yıl sonra babalarının masumiyetini bu haberle dünyaya duyurdu. Araştırmanın ardından fotoğrafın açıklaması düzeltildi, fotoğrafçıya verilen ödülün geri alınması için de imza kampanyası başlatıldı. 
Can Ertuna   Birgün

                                                        

Söyleşi Kitabı, 2026

      

"Uluslararası terör, güvenlik önlemleri almak, güvenlik teknolojilerini geliştirmek ve güvenlik aygıtını sıkılaştırmak için çok iyi bir bahanedir. Uluslararası terörden ölen kurbanların sayısı, yollardaki ölümlerin sayısıyla kıyaslandığında gülünç biçimde düşüktür. Bir dolu insan yollarda ölüyor, ama medya bunlardan bahsetmiyor bile."

Zygmunt Bauman, Bilindik Olanı Yabancılaştırmak, 2026 

Yaş 65

65'inde oğlunun düğünü için çalışıyordu: Bu ölüme kaza denmez

Emekli olduğu halde çalışmak zorunda olan 65 yaşındaki Ahmet Kuran, Uşak-Denizli karayolunda beden işçisi olarak çalıştığı sırada bir aracın kendisine çarpması sonucu iki gün sonra vefat etti. Olay 28 Ağustos'ta gerçekleşti. Emekli olduğu halde oğlunun düğün borçlarını ödemek için işe giren Kuran, Uşak-Denizli karayolunda çalışmaya başladı. İki gün boyunca alanında görevini sürdüren 65 yaşındaki Kuran'a S.Ö. isimli bir kadın çarptı. Kuran, hemen hastaneye kaldırıldı. İki gün boyunca yoğun bakımda kalan emekli, ardından vefat etti. Ailesinin adalet mücadelesi başladı.

'DÜĞÜN BORCUMUZ İÇİN ÇALIŞIYORDU'

Ahmet Kuran'ın oğlu Alaattin Kuran, babasına çarpan kadının eşinin Uşak'ta nüfuzlu biri olduğunu söyledi. "Bundan dolayı endişeliyiz" diyen Kuran, seslerini hiçbir yerde duyuramadıklarını ekledi. Kuran, yaşanan acı olayı ve adalet mücadelelerini şu sözlerle anlattı: "Babamın öldüğü günden beri mücadele ediyoruz. Babam tabelalarla çevrili, şeritli alanın arka tarafında çalışma yaparken kadın direksiyon hakimiyetini kaybedip tabelalara vurup ardından babama çarpmış. İki tane daha tabelayı deviriyor ve ondan sonra durabiliyor. Verdiği ifadede 40 km hızla gittiğini söylüyor ama 40 km giden bir insanın bu hasara neden olacağını düşünmüyoruz."

Ceza

Kasa halka kesilen para cezasıyla doldu: Tahsilatın yolu trafikten geçti

Toplanan her 100 liralık para cezası gelirinin yaklaşık 31 lirasını trafik cezaları oluşturdu.

Plastik

  

Alman plastik atığının yüzde 20'si Türkiye'ye gidiyor

Çukurova Üniversitesi'nden biyolog Sedat Gündoğdu, Almanya'nın Türkiye'ye gönderdiği plastik atığın bir kısmının muhtemelen gıdalara karışarak tekrar Almanya'ya döndüğünü söyledi.

Türk domatesleri Almanya'ya ve diğer Avrupa ülkelerine ihraç ediliyor. Tarlaların yakınında sıklıkla geri dönüşüm tesisleri bulunuyor ve Almanya her yıl binlerce ton plastik atığı işlenmek üzere Türkiye'ye gönderiyor.

"Toksik bir döngü"den söz eden Gündoğdu, mikroplastiğin tarlalardaki bitkilerin bünyesine girdiğine atıfta bulundu.

  Türk hükümeti, ithal edilen plastikleri döngüsel ekonomi için bir hammadde olarak görüyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, bunların istihdam yaratma fırsatı sunduğunu düşünüyor.

Türkiye Plastik Sanayicileri Derneği (PAGDER) ise, Türkiye'nin küresel döngüsel ekonominin bir parçası kalabilmek için geri dönüştürülebilir atık ithal etmesi gerektiğini savunuyor. Derneğe göre dünya genelinde plastik tüketimi artmaya devam edecek ve bu da geri dönüşüm ihtiyacını artıracak.

Film

 

Büyük Dava (Class Action), 1991

Yönetmenliğini Michael Apted’in yaptığı 1991 ABD yapımı olan filmde, Kaybetmiş insanların hakkını arayan, dahi ve ünlü bir sivil toplum hakları savunucusu olan Jedediah Tucker Ward ile Mary Elizabeth Mastrantonio (kızı) bir davada karşı karşıya gelir. Hatalı olması muhtemel bir otomobil tasarımının milyon dolarlık davası, aralarındaki rekabete bir mahkeme salonunun tanık olmasına araç olacaktır. Bu noktada paradan çok daha fazlası söz konusudur. Filmin görsellerine buradan ulaşabilirsiniz.

savaş gibi

  

“Savaş Gibi”
İbrahim Akyürek, 2011
Filyos’a (Zonguldak) yaptığımız gezilerin birinde sahile paralel yürürken ateş tuğla fabrikası sosyal tesisinin harabe durumunu görünce Mustafa (Eyriboyun) söylenircesine "savaş gibi” dedi.

İçimden “doğru, bu bir savaşın sonucu” dedim. Kamu mallarının elden çıkarılması, sosyal tesislerin, lojmanların, devletin işlettiği ne varsa elden çıkarılması, sosyal hakların budanması bir savaş olmadan mümkün mü?

Bu savaşın taraflarını hadi söyle derseniz; 12 Eylül askeri darbesinin hemen sonrası Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Halit Narin’in şu çok bilinen sözünü anımsatmam yeterli mi: "Şimdiye kadar biz ağladık onlar güldü. Şimdi sıra bizde".

Yetmedi mi, kendi tanıklığımı yinelememe ne dersiniz: Darbenin sabahı radyoda ilk sıkıyönetim bildirileri okunurken balkonlarımızda karşı karşıya geldiğimiz emekli albay “askerler ekonomiden anlamaz, anlayan birini bulurlar” demişti. Albay tam 12’den vurdu (tutturdu). İşveren Sendikası Başkanlığı yapmış işadamı Turgut Özal’a, askerlerin kurduğu hükümetin ekonomi işleri verildi.

Savaş durmadı, yıllar yılları ve seçimler seçimleri izledi. Ölümleri kuşkuyla dolu, acılarını sadece yakınlarının anımsadığı asker/polis/politikacı/gazeteci/yurttaş listesine bir de Cumhurbaşkanı konumundaki Turgut Özal eklendi.
 
Ama ben savaş falan ortada görmüyorum derseniz haklısınız. Ortada filmlerden bildiğimiz savaş yok. Tersaneleri, limanları, yaylaları, sahilleri işgal güçlerinin “düşman” askerleri ele geçirmiyor. Alıştığımız, kanıksadığımız, günlük hayatımıza yedirdiğimiz, ölüleri belli ancak savaşçıları, tarafları belirsizleşmiş savaş var ülkemizde ve dünyada.

12 Eylül 1980 darbesi sonrası Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) yöneticileri ve işçi temsilcileri yargılanırken askeri savcının “savaş hükümlerine göre” diye bir maddeyi işleme soktuğunu gazetede okuduğumda şimdi bu işin adı doğru kondu demiştim.


Sanmayın ki, bu savaş sadece bizde var. Zonguldak’taki gibi terk edilmiş kamu binaları Almanya'da, Ukrayna’da, Romanya’da, Polonya’da, İngiltere’de de var. 1980’lerde Turgut Özal; generalleri, tankları, kışlayı, televizyonu, camileri, üniversiteleri, sanatçıları, köşeyi dönme meraklısı seçmenini arkasına aldığı zaman, aynı zaman diliminde İngiltere’de Margaret Thatcher, Amerika’da Ronald Reagan medyayı, kanunları, polisi, kiliseyi, uyuşturucuyu yanına alarak kendi iç savaşlarını yürütüyordu. İngiltere’de, Amerika’da maden ocakları kapatılıyordu.


Savaş şu anda da sürüyor. Kredi kartlarının, tüketim hırsının ortalığı kaplamadığı, obezitenin bilinmediği, gençlerin uyuşturucuyla kafayı sıyırmadığı, teknoloji başında çocukların günde dört saatini harcamadığı, gıdaların kimyasallarla şişirilmediği, öğrencilerin sınavlarda at gibi yarıştırılmadığı, sabah akşam borsa haberlerinin okunmadığı; arıların, kelebeklerin kafalarına göre uçtukları, insanların dayanışma içinde olduğu “ilkel, gelişmemiş” 22 ülke kalmış. Bu ülkelerin çoğu Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya’daymış..

Haberlere lütfen dikkat edin; şu anda süren iç ve dış savaşların bu bölgelerde geçtiğini hemen bulursunuz. Şu anda bizi en tepeden yönetenlerin yanlarına aldıkları uçak dolusu AKP’li, CHP’li, MHP’li işadamı ile en çok bu bölgelere uçtuklarını keşfedersiniz. İnşaatçı örgütlerinin ticari hesaplarını bu bölgelere göre yaptığını okur,  şaşarsınız. Bu uçak dolusu sınır ötesi hırslı erkek girişimcinin eş ve çocuğunun ruh hali nedir diye tasalanırsınız. Belki de “azılı teröristlerin” bu 22 ülkeden çıkmasına benim gibi şaşmaz, uzun bir mola verip “terör”, “terörist" nedir, bize öğretilen tarifler ne işe yarar bir kafa yorsak dersiniz. Bu öğrendiğimiz gibi olmayan kesintisiz savaş hallerinde seçim sandıklarının anlamını bir düşünsek dersiniz. 
 
2011 
2014

 

İsrail karşıtları ve Filistin yanlılarıysa...


Volkswagen İsrailli şirketle anlaştı: Otomotiv fabrikası artık savunma ekipmanı üretecek

Otomotiv üretiminde Asya’nın payının da büyümesiyle şirket son zamanlarda bir ekonomik krizdeydi. Fabrika kapatma ve işten çıkarma kararları alan Volkswagen, martta İsrail’in hava savunma sistemi ‘Demir Kubbe’ için füze ekipmanı üretmeye hazırlandığı iddiasını doğrulamıştı.


Ankara


 Murat Yetkin'e scooter çarptı, ayağı kırıldı: Suç duyurusunda bulundum, bu teröre dur denilmeli!

 "Dün Ankara, Panora AVM çıkışında, araçlar yaya geçidinde yol vermiş haldeyken son hızla aradan sıyrılan, 13 yaşlarında gösteren bir çocuğun kullandığı bir scooterın çarpmasıyla yola savruldum. Ayak kemiklerim kırıldı. Ayrıntıları Yıldızevler polis merkezinde, çocuk ve ebeveynlerine suç duyurumda anlattım. Kamera kayıtlarının bulunmasını talep ettim. Trafikte kural ve denetim tanımayan bu scooter terörüne dur denilmeli."

kazaların yüzde 27’si yollardan...

Her gün 5 kişi motosiklet kazalarında niye ölüyor? 
Motosiklet Sürücüleri Federasyonu (MOSEF), Türkiye’nin en büyük sivil toplum kuruluşlarından biri... 600 binin üzerinde üyesi var. 37 yaşındaki Federasyon Başkanı Murat Tomris’e, “Günde yaklaşık 5 motor sürücüsünün hayatını kaybettiği doğru mu?” diye soruyorum. Bu bilgiyi doğruluyor ve anlatmaya başlıyor: “Ölen motorcuların çoğunluğu 16-30 yaşında... Aslında ölen kurtuluyor bir şekilde. Bir de kazalarda ölmeyip ölmekten beter olan insanlar var. Mesela omurilik hasarı alanlar bir daha hiç yürüyemiyor. Uzuvlarını kaybedenler var. Çünkü motosiklet kazalarında sizi koruyacak bir kaporta yok. Direkt bedeniniz darbe alıyor.”
“Peki neden bu kadar çok kaza oluyor?” diye soruyorum bu kez. “Türkiye’de ehliyet sistemi baştan aşağıya fiyasko! 12 yaşındaki çocuğuma bir motosiklet vereyim, ‘Oğlum şöyle bir düz git, şurada bir sekiz çiz, sağ sol sinyal vererek devam et’ diyeyim, yapsın bunları, ehliyeti alır! İnsanları o kadar basit bir sınava tabi tutuyorlar. Sınav kuruluna giren denetmenlerin çoğu motosikletin nasıl kullanılacağını bile bilmiyor! Oysa Avrupa’da bir sistem var, sürücü kursuna gidip ‘Motosiklet ehliyeti almak istiyorum’ dediğinizde, sizi önce bir akademiye yönlendiriyorlar. ‘Git, buradan ileri ve güvenli sürüş eğitimi al, profesyonel sürücü olduğuna dair sertifikanı getir, sonra ehliyet sınavına gir’ diyorlar. Bu eğitim süresi, Almanya’da asgari 55 saat, Hollanda’da 43 saat, Fransa’da 35 saat... Bizde ise hiç yok. Maalesef bizde ehliyeti alan, kendini profesyonel sürücü sanıyor, trafiğe çıkıyor ve kaza yapıyor. Federasyon olarak şubat ayında bir çalıştay düzenledik. Orada da dile getirdik. Gençlerimizi kaybediyoruz, bunu bir milli güvenlik meselesi olarak görmeliyiz. Ehliyet sisteminin tamamen yenilenmesi gerekiyor. Bu konuyla ilgili eğitim süreçlerini federasyon olarak 81 ilde biz yürütebiliriz. İnsanların nasıl panik fren ve ani manevra yapacağını, nasıl düşeceğini, kaza anında ne yapacağını, her şeyi bilmesi lazım. İleri seviyelerde eğitimlerle bunlar öğretilebilir. Bu işin devlet sivil toplum işbirliğiyle ele alınması şart. Bir de Avrupa’daki otoyolların tamamı güvenli. Bizde ise Ulaştırma Bakanlığı’nın internet sitesinde bahsetmiş olduğu gibi kazaların yüzde 27’si yollardan kaynaklanıyor. Yani yetersiz aydınlatma, bozuk asfalt,  çukurlar, bariyerler ve yol işaretlerinin eksikliğinden... Bu konu da acilen ele alınmalı.”   
Mine Şenocaklı   Gazete 0ksijen

                                               

 



"eğitim şart"

 

İngiltere’nin plastik atıkları Çukurova’da sulama kanallarını kirletiyor 
Uluslararası çevre örgütü Environmental Investigation Agency’na (EIA) göre, İngiltere’nin Türkiye’ye gönderdiği plastik atıkların yaklaşık yüzde 13’ü Mayıs 2021 ile Temmuz 2024 arasında Adana’daki geri dönüşüm bölgesinde bulunan sekiz tesise ulaştı.

Bu dönemde
13 İngiliz şirketi bölgeye 545 sevkiyat yaptı. Sevkiyatların toplam ağırlığı 52 bin tonu buldu.

Haberde, plastik atık ihraç eden şirketlerin yasa dışı hareket ettiğine ilişkin bir iddia bulunmadığı belirtildi. Ancak İngiltere’deki mevzuat, ihracatçı şirketlere gönderdikleri atığın çevreye zarar vermeden geri dönüştürülmesini sağlama sorumluluğu yüklüyor.

 

Piyasa

      

TCDD’yi adım adım özelleştirme projesi

reklamcı

 


Setlerce çalışma koşulları yaşamı tehdit ediyor: "Deniz'in ölümü iş cinayeti olarak soruşturulmalı"



Sinema Emekçileri Sendikası’nın (Sine-Sen) Hukuk Birimi Sorumlusu Haydar Yenmez, olayın 16 Ağustos’ta Garanti Bankası reklam filmi çekimi sırasında yaşandığını belirterek setin gece yarısı sona erdiğini ve emekçilerin saat 01.00’de evlerine dönmek üzere yola çıktığını söyledi.

Set emekçilerinin 16 saat çalıştırıldığını belirten Yenmez, günlük yasal çalışma süresinin fazla mesai dahil 11 saat olduğunu vurguladı. Reklam Yapımcıları Derneği’nin 16 saatlik çalışma konusunda ısrarcı olduğunu savunan Yenmez, bu koşulları kabul etmeyen emekçilerin yeniden işe çağrılmama korkusuyla çalışmayı kabul etmek zorunda kaldığını söyledi.
Denetim eksikliğine de dikkat çeken Yenmez, emekçilerin işsiz kalma korkusu nedeniyle şikâyetçi olamadığını belirterek, “Biz sömürüye maruz kalan set emekçilerine ulaşmak istediğimizde emekçilerin korkusuyla karşılaşıyoruz. Bir yapımcı ‘16 saat çalışacaksın’ dediğinde emekçi ‘hayır’ derse yerine başka birini bulacakları korkusunu yaşıyor. İşsiz kalmamak adına önüne konulan tüm çalışma saatlerini kabul etmek zorunda kalıyor. Biz diyoruz ki bu bir kaza değildir, bu bir iş cinayetidir” dedi.