Otomobil, özgürlüğün sembolü, kişilik artırıcı, penis ikamesi otomobil hesap vermelidir burada. Colin Cremin

Çaycuma

Çaycuma Çevre Gönüllüleri’nden Hakan Tosun Cinayeti Açıklaması: “Katiller ve Azmettiriciler Cezasız Kalmayacak”

Çevre Gönüllüleri tarafından yapılan açıklamada, Hakan Tosun’un 10 Ekim 2025 gecesi İstanbul Esenkent’te bir elektrik direğinin dibinde otururken motosikletli bir grubun saldırısına uğradığı hatırlatıldı.

Açıklamaya göre Tosun, sekiz dakika süren ilk saldırıda ağır darbelere maruz kaldı. Ayağa kalktığını gören saldırganların dört–beş dakika sonra yeniden olay yerine dönerek Tosun’a ölümcül darbeler vurduğu belirtildi. İkinci saldırıdan yaklaşık 10 dakika sonra gelen ambulansla hastaneye kaldırılan Tosun’un beyin ölümünün gerçekleştiği ve entübe edildiği ifade edildi.

Çevre Gönüllüleri, “Buraya kadar yaşananlar bir insan cinayetidir. Ancak sonrasında yaşananlar bir hukuk cinayetidir” değerlendirmesinde bulundu.
 
“Deliller Toplandı, Tutuklama Yok” 
                                     

Ölmeden önce...

 

Ölmeden önce 
Trafik kazalarının nedenleri ve ulaşım politikası konusunda hemen okunması gereken ilk on dört kitap : 6 
1-Otomobilin Ekolojisi Peter Freund-George Martin
2-İnsan ve Otomobil, Erdoğan Özkale
3-Türkiye’de Trafik Kazaları Gerçeği 1-2Osman Öztürk
4-Kırmızı Işıkta Son Tango, Cengiz Hortoğlu
5-Ulaştırmanın Sefaletinden "Canavar" RetoriğinePervin Erbil
6-Modernizm, Otomobil Kültürü ve Reklam, Serpil Aygün Cengiz
7-Ve İnsan Otomobili Yarattı, İlya Ehrenburg
8-Yürümeye ÖvgüDavid le Breton
9-Enerji ve Eşitlik, Ivan Illich
10-Hayatımız Trafik ('Trafik Canavarı' Neyi Gizler?)İbrahim Akyürek
11-Yavaşlık Milan Kundera
12-Oto-mobil: Bir Röntgen Denemesi (Cogito dergi-Sayı 24)
13-Otomobil Virüsü, Hermann Knıflacher  
14-Türkiye Karayolu Güvenliği (Dünü, Bugünü ve Hedefleri), Gürdoğan Doğrul

Zonguldak

Mart 1992  Kozlu Grizu 263 İnsan
Mart 1983 Kandilli (Armutçuk) 103 İnsan
F: İbrahim Akyürek / Kozlu
Kandilli (Armutçuk)
  

Uyanık ama uyuşuk, öfkeli ama pasif, acı dolu ama suskunlaştırılmış

  

Hatırlamak politiktir, hatırlatmak en onurlu direniştir

Türkiye’nin tarihiyle ilişkisi, kronik bir amnezi hastalığını andırıyor. Her felaket sonrası aynı döngü: Acı, öfke, hesap sorma vaatleri, sonra yavaş yavaş sinen bir sessizlik. 17 Ağustos 1999 depremi, Soma maden faciası, Roboski katliamı, Suruç bombalaması, 10 Ekim katliamı, Kartalkaya yangını… Her biri kolektif belleğimizde birer kara leke olarak dursa da, toplumsal düzeyde ne kadar hatırlanıyor? Ya da şunu sormamız gerekli; hatırlamak için ne yapıyoruz, hatırlamamıza ne kadar izin veriliyor?

Ülkede gündem olması gereken her travma, her balçıkla dolu haber yeni bir karmaşa, yeni bir zam, yeni bir tutuklama, yeni bir düzenleme ile hasıraltı ediliyor. Yetişemiyoruz hiçbirine… Böylece hesaplaşılmayanlar, toplumsal bilinçaltında birer travma olarak kalıyor ve kendini tekrar eden ve yine hesaplaşılmayacak başka trajedilere zemin hazırlıyor. 6 Şubat’ta yıkılan binalar aslında 1999’da yıkılan binaların hayaletleriydi. İnşaat sektöründe yolsuzluklar, imar affları, denetimsizlik hepsi unutulmuş facialardan beslenen bir sistemin parçalarıydı. Kartalkaya’daki yangın, sistemin kurtlu kirişlerinin üstümüze çöküşüydü.

Beklediğimiz sorumluluk alma, özür dileme, istifa etme gibi onurlu hareketler yerine her defasında medya üzerindeki baskı, dosyaların kapatılması, sorumlulukların alt pozisyonlardaki kişilere atılması, kurbanların sesinin bastırılması, “kader”, “imtihan”, “milletin sağduyusu” gibi söylemler, sorumluluğu bulanıklaştırırken öfkeyi pasifize etmeye çalışıyor. Kolektif hafızamız tüm bu travmaları hatırlayıp buna göre hareket etmeliyken politik hafıza, acıyı domestike ederek tehlikesizleştirmeyi başarıyor. Biz de buna izin veriyoruz, bilinçsizce, yorgun argın, hatta biraz pısırıkça. Uyanık ama uyuşuk, öfkeli ama pasif, acı dolu ama suskunlaştırılmış.


   İşte bu nedenle, enkaz altındaki hayatlar, yavaş yavaş istatistiklere, rakamlara, anonim acılara dönüşen kadın cinayetlerinin her biri sadece yıl dönümlerinde değil; her gün hatırlanması, birbirimize hatırlatmamız, fısıldamamız gereken olaylar. Hatırlamak ve hatırlatmak bize yaşatılan her şeye karşı en güçlü direniş biçimi. Çünkü senede bri gün topluca yas tutulurken, neden öldükleri (yolsuzluklar, sorumsuzluklar, sistem) unutuluyor. Bizi yönlendirdikleri seçici yas, acıyı bireyselleştiriyor, kolektif öfkeyi parçalayarak her birimizi sindiriyor. Ancak hatırlamak ve tanıklık etme ile çıkabiliriz bu döngüden. Hatırlamak, bu sistemle hesaplaşmak demektir. Politik değil midir? Elbette politik, bugün nefes alma bile politik! Hatırlamak ise iktidarın “normal”leştirme çabalarına karşı bir direniş artık. Hatırlayan toplum, aynı yanlışlara sessiz kalmayan toplumdur. Hatırlamak, geleceği şekillendirme mücadelesidir. Yoksa sonsuza dek aynı acıları yaşamaya devam edeceğiz…
Heja Bozyel    T24

                                    

ve ‘‘olası kast’’

 

Deprem ve ‘‘olası kast’’

Oysa ki, devletin vatandaşların yaşam hakkını korumayla ilgili pozitif bir yükümlülüğü olduğu Anayasa’nın ilgili maddesiyle düzenlenmiştir. 

Bu konuda hep şu örneği veririm: Örneğin otomobilinizle yola çıkmadan önce emniyet kemerini bağlamak, hatta aracınızdaki herkesin (arka koltukta bile) bağlamasını sağlamak, kanunla zorunlu hale getirilmiş ve bu hususun ihlâli cezaya tabidir. Bu, "devletin, vatandaşının yaşamını korumak ve gözetmesiyle" ilgili en tipik yaptırımıdır.

Ne devlet "Bana ne ya? Takmayan olası bir kazada ölümü göze alır" deme hakkına sahiptir, ne de vatandaş "Devlet ne karışır ya? İstersem takarım istemezsem takmam." deme lüksüne.

İşte tam da bu yüzden, yukarıda sözünü ettiğim "...neticenin gerçekleşmesini göze alarak ‘olursa olsun’ şeklinde düşünerek bir fiilin gerçekleşmesi..." durumuna yani "olası kasta" dikkat çekmek gerekir.

6 Şubat depremleri de 1999’da yaşadığımız büyük Marmara Depremi de, Soma katliamı da, Sakarya havai fişek fabrikası patlaması da, Rize - Kastamonu gibi yerlerde yaşadığımız büyük sel felaketleri de, Kartalkaya yangını da, devasa orman yangınları da, Suruç ve Ankara Garı katliamları da, Çorlu toplu tren katliamı da, hepsi "devletin önleme sorumluluğunu yerine getirmediği ve bu yüzden göz göre göre insanların yaşamının hiçe sayıldığı" cinayetlerdir.  

 Zafer Arapkirli   Birgün

Hasan Kaçan

Yıl 2018
      
2018'deki cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi çıkarılan imar barışı reklamı sosyal medyada yeniden gündem oldu.

 

ölüm makinesi


Bir günde iki ayrı kaza: Hız ölüm getirdi

Otobüsteki yolculardan Ahmet Kodaz, ‘‘Yol sisliydi, şoför çok hızlı geliyordu. Viraja yaklaşınca, virajın sert olduğunu biliyorum, tutundum ama şoför virajı alamadı. Yana doğru yattı, sürüklendi, bariyerlere çarptı. İnsanlar düşmeye başladı, tutmaya çalıştım ama tutamadım’’ dedi. Bölgede oturan ve işletmesi olan Fatma İnce ise ‘‘Bu yol ölüm makinesi. Sürekli kaza oluyor. Acil bir çözüm bulunmalı. Yetkililerden destek istiyoruz. Bir çalışma yapılsın bu yolda’’ dedi.

Kamera

Ezgi Alya Yiğit davasında sürücüye verilen 1 yıl 8 ay ceza onandı, dosya AYM’de

Cumhuriyet’e konuşan Yiğit ailesinin avukatı Artuğ Pir, “Dosyada taleplerimiz oldu. Esas talebimiz bir şekilde kamera görüntüsünü elde etmekti. Kamera görüntüsü elde etmek için de çok çaba verdik. Defalarca karakollara müzakere yazıldı. Olay yerini tam olarak görmese bile olay yerine yakın yerleri görebilecek kameraların getirtilmesini istedik ama elde edemedik. Elde edemememizin nedeni olarak aldığımız cevaplarda görüntülerin geri getirilmesinin teknik olarak mümkün olmadığı veya olay yerini gördüğü değerlendirilen kamera görüntüsünün olmaması şeklindeydi. O kamera görüntüleri olmadığı için karar beyanlar ve bilirkişi incelemeleri neticesinde oluştu” dedi. Pir, AYM’den gelecekler kararı beklediklerini dile getirdi. 
DESTEĞİ İHTİYACIMIZ VAR

Yiğit’in ablası Kübra Yiğit ise, “Biliyoruz ki Ezgi’nin davası siyasi müdahalenin çok fazla kendini gösterdiği bir dava haline dönüştü. Her zaman bu bize hissettirildi ve verilen kararlarda, soruşturma ve yargı aşamasında bunun etkisini çok fazla gördük.

HIZ VE AZ ZAMANDA ÇOK İŞ:


Yemeksepeti kuryeleri ülke genelinde iş bıraktı: Sistem canımızı yok sayıyor 


ALGORİTMA BASKISI 
Motokurye İşçileri Derneği Başkanı ve aynı zamanda Yemeksepeti kuryesi olan Seyhun Kavut motokuryelerin çalışma koşullarını şu şekilde anlattı: “Bizler trafikte sürekli hız baskısı altındayız. Bu baskının nedeni tamamen algoritma. Siparişi mümkün olan en kısa sürede teslim etmemiz dayatılıyor. Buna karşı çıktığımızda ise hesaplarımız kapatılıyor, işimizden oluyoruz. Sürekli hız baskısı altındayız. Bunun nedeni tamamen algoritmanın dayattığı teslimat baskısı. Siparişi mümkün olan en kısa sürede müşteriye ulaştırmamız isteniyor. Buna karşı çıktığımızda ise işimizi kaybediyoruz. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı teslimat sürelerinin kaldırıldığını açıklamış olsa da platform şirketleri buna uymuyor. Denetlenmiyorlar ve hâlâ 15 dakika, yarım saat gibi süreler dayatılıyor. Bu durum doğrudan hayatımızı tehlikeye atıyor. Kuryelerin büyük bölümü evli, çocuklu, kirada yaşayan, kredi ve kredi kartı borcu olan insanlar. Bağ-Kur’umuzu ödeyemiyoruz, vergilerimizi ödeyemiyoruz çünkü kazancımız çok düşük. İşimizi kaybetme korkusuyla trafikte kendi canımızı tehlikeye atmak zorunda kalıyoruz. Bu, algoritmanın dayattığı güvencesiz çalışma düzenidir. Hepimiz sigortasız çalışıyoruz.”

Kayıtlı en az 200 bin ve kayıtdışı binlerce motokuryenin yaşadıkları sorunlara değinen Kavut, konuşmasına şu ifadelerle devam etti: “Günlük hayatta da insan onuruna aykırı muameleyle karşılaşıyoruz. Sitelerin içine alınmıyoruz, alındığımızda ise insan asansörü yerine yük ya da çöp asansörlerine yönlendiriliyoruz. Çöp kokuları içinde sipariş teslim ediyoruz. Sipariş geciktiğinde müşteriler bize kızıyor, trafikte insanlar bizi suçluyor. Oysa bu tablo sistemin dayatması.

Bizim ne maaşımız var ne sigortamız. Karda, buzda düşsek, ayağımız kırılsa, iki ay çalışamasak hiçbir güvencemiz yok. İşsizlik maaşı yok, firma güvencesi yok. Tamamen sosyal güvencesiz, herkes tarafından ezilen bir sektör haline geldik.”

HIZ

 

Kurye Hakları Derneği, 2025 yılında Türkiye genelinde en az 44 kuryenin iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini, ölenlerin yüzde 61’inin ise 18-28 yaş aralığında olduğunu açıkladı. 
Dernek tarafından yayımlanan raporda, Türkiye’de kurye ölümlerine ilişkin herhangi bir resmi istatistik bulunmadığına dikkat çekilerek "en az" ifadesinin önemine vurgu yapıldı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı gibi yetkili kurumların toplam çalışan kurye sayılarını ve ölüm verilerini kaydetmediği ifade edildi. Vakaların; Kurye Haber ve İSİG verileri, sendika ve derneklerin dijital kanalları, avukatlardan alınan bilgiler ve medya taraması yoluyla derneğin kısıtlı imkanlarıyla kayıt altına alınabildiği belirtildi. 2024 yılında 63 olarak tespit edilen ölüm sayısının 2025’te 44’e düşmesinin, toplam çalışan sayısı bilinmediği için doğrudan bir iyileşme olarak yorumlanmaması gerektiği kaydedildi. Ölümlere yol açan faktörler arasında paket başı ödeme sistemi, hız temelli primler, düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, yetersiz ekipman ve zorlu hava koşulları sıralandı. Hayatını kaybeden kuryelerin yarısının dijital platformlar adına "esnaf-kurye" modeliyle çalıştığına işaret edilerek, bu sistemin işçi sağlığı ve güvenliği açısından ciddi biçimde ele alınması gerektiği vurgulandı. Raporun sonuç bölümünde, toplam kaç kuryenin çalıştığının ve bunların kaçının platform çalışanı veya 4/a statüsünde olduğunun düzenli olarak açıklanması talep edildi.

  Yemeksepeti kuryeleri iş bıraktı  

Sürekli

   

Sürekli başkalarının acısına bakmak bizi daha duyarlı yapar mı?

Neyse uzatmayalım, böyle kaya kaya bakarken İran ile ilgili bir haber geçtim, İtalyanca bir dil postu, ardından Trump’ı gördüm, bir işçi ile tartışıyor ve ona el hareketleri yapıyor, ardından bir konser, Londra’da bir senfoni orkestrası Türkçe bir şarkı çalıyor, ardından bir idam haberi ve hemen arkasından bir LGS kursu reklamı. Ben az evvel ne okudum diyerek hemen birkaç önceki postu germeye çalıştım ve idam haberini bulup, okudum. İran’dan gelen yürek dağlayan önceki haberlerden biri değildi bu, bu bambaşka bir boyut aldığını gösteriyordu oradaki durumun. Sabah da cenazeleri teslim etmek için yüklü paralar istendiğini görmüş ve hatta İranlı iki arkadaşımın paylaştıkları makale ve haberleri okumuştum. Bilmiyor değildim, okumuştum hepsini, haberim vardı ama nasıl hayatıma bunları hiç bilmiyor gibi devam edebiliyordum, ne oluyordu bana? İçimi dağlayan bir haberin hemen ardından başka bir şeye nasıl geçebiliyordum?

Susan Sontag, başkalarının acısına bakmanın bizi kendiliğinden daha iyi, daha ahlaklı ya da daha duyarlı kılmadığını söylerken aslında bakmanın kendisini değil, bakmanın koşullarını tartışıyordu. Görüntünün tek başına etik bir eylem olmadığını, hatta çoğu zaman bir rahatlama işlevi gördüğünü hatırlatıyordu. Acıya bakarız, etkileniriz, sonra hayatımıza devam ederiz. Bugün bu döngü eskisinden çok daha hızlı. Acı, artık akışın içinde tüketilip geçilen bir durak gibi. Çünkü görmenin fazlası, anlamın aşınmasıyla sonuçlanabilir ancak. Sürekli maruz kalmak, duyarlılığı yönetilebilir, tolere edilebilir, hatta görmezden gelinebilir kılıyor sadece.

Aslı Kotaman   T24 

Dayanışma

 Başka Canımız Yok 

O yangın...

Bu ülkede 36’sı çocuk 78 insan göz göre göre yandı. Tek bir yetkili, sorumluluk üstlenmedi. Geride kalanlar yakınları unutulmasın, adalet yerini bulsun diye çırpınıyor. Kartalkaya faciasının yıldönümünde yalnız kalmamalılar.

 

ANMAK SORUMLULUKTUR

Kartalkaya’da yitirilenler için de birinci yıldönümü nedeniyle bir dizi anma gerçekleştirilecek. Onlardan ilki bugün saat 09.30’da Caddebostan Migros önünde başlayacak. Katılımcılar yapılan açıklamaların ardından sahilden Bostancı’ya doğru koşacak ya da yürüyecek.

Sadece onlar için değil, Maraş depreminde yitirilenler için de yapılacak bu koşu ve yürüyüş. Kartalkaya ailelerinin kurduğu “Başka Canımız Yok” platformu, ‘Adalet Peşinde Aileleri” ve ‘Şampiyon melekleri yaşatma derneği” ve KIZÇEV anmada yer alıyor. Anma için yapılan çağrıda şöyle denildi: “Bugün Kahraman Maraş merkezli depremlerde ve Kartalkaya’da yitirdiklerimizi anıyoruz. Anmak, yalnızca “başka canımız yok” diyerek yüksek sesle haykırmak değildir. Anmak, yalnızca “adalet arayan ailelerin” yanında olmak ya da “Şampiyon Melekleri yaşatmak” için çabalamak da değildir. Anmak, her şeyden önce ahlaki bir sorumluluktur. Olan biteni görmezden gelmek, susmak, unutmaya katkı sunmak demektir. Ve unutma başladığında, etik de yara alır.”

Sorumlu

              

Kartalkaya faciasında şüpheliydi: Bürokrat görevden alındı 

Gazeteci Alican Uludağ'ın sosyal medya hesabından yaptığı paylaşıma göre, Bülent Çınar Çavuş aynı zamanda dosyanın şüphelisi. Uludağ, "16 Aralık 2024 tarihinde otelde yapılan denetim sırasında yangın güvenliği ile ilgili hiçbir eksikliği tespit etmeden yangından bir gün sonra rapor düzenlemişlerdi" diye yazdı.

Katliamda sorumlu olarak gösterilen kurumlar arasında yer alan Kültür ve Turizm Bakanlığı, bürokratlarına soruşturma izni vermemişti. Danıştay Birinci Dairesi ise dokuz bakanlık personeline yönelik soruşturma izni verilmemesi kararını kaldırmıştı. Bu isimlerden biri de Bülent Çınar Çavuş’tu.

Zonguldak

Kararını açıklayan mahkeme heyeti, "kazaya etken yol sorunu yoktur" şeklindeki trafik tespit tutanaklarını dikkate alarak, olay yerinde oto korkuluk (bariyer) bulunmamasından sorumlu tutulan karayolları şefi S.A.'nın beraatına karar verdi. Mahkeme; denetim mekanizmasında yer alan kamu görevlileri Mustafa S., Emre K., Ender B., Mehmet K., Kadir B. ve Mustafa Y.'yi ise suçlu buldu. 6 sanık, "zincirleme şekilde görevi kötüye kullanma" suçundan ayrı ayrı 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı.

2025

  %22 Trafik  Servis Kazası

Yıl 2016 / Kitap

"Geriye ne mi kaldı? Şimdi büyük bir kitle var, o sert babanın kendilerine yaşattığı olumsuz nice duyguyu bir kardeşinde yaratıp rahatlamaya çalışıyorlar... İşte kin tam da budur.(s.319) 
Cemal Dindar

  

Hayat

        

Hayat bu kadar ucuz

Dörtlü ikaz sinyalleri yanmamıştı, kırıktı. Araç geri giderken çevreyi uyarması gereken sesli ikaz sistemi de çalışmıyordu.

Bilirkişi raporunda; bu tespitler yapıldı ve Eyyüp Biçen’in asli kusurlu olduğu ifade edildi. Hayatını kaybeden Hasan Çelik ise kaldırımda yürümediği için tali kusurluydu.

Eyyüp Biçen tutuklu yargılandığı davanın duruşmasında “Hasan Çelik kör noktaydı. Kaldırımda yürümesi gerekirken kaldırımda değildi, bu nedenle göremedim. Bu ayın 26’sında düğünüm vardı. Ağabeyim düğün işleriyle uğraşıyordu. Bu nedenle onun kullandığı aracı ben kullanıyordum. Aracı olay tarihinde ilk kez kullandım. O gün mecburdum. Öncelikle tahliyemi ve beraatime karar verilmesini talep ederim” dedi.

Eyyüp Biçen’in davası 55 günde bitti. ‘Taksirle ölüme neden olmak’ suçundan 4 yıl hapis cezası verildi. Sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri, yargılamadaki iyi hali, cezanın geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurularak cezası 3 yıl 4 aya indirildi. Ayrıca ehliyetine 3 yıl el konulmasına karar verildi.

Bu kararla birlikte Eyyüp Biçen tahliye edildi. Sadece 55 gün cezaevinde kalmıştı. Hasan Çelik’in çocukları ise bu karara isyan etti ve temyiz başvurusu yaptılar. Başvuruda “İnsan hayatı bu kadar ucuz mu” diye sordular. 

 Timur Soykan   Birgün

2025

Kaza Değil, Cinayet!
Şımarıklıkla, güçle ve parayla örtbas edilmek istenen bir cinayetin karşısındayız. Adalet için buradayız. Hürcan için buradayız.

T24

Çiğdem Toker: 'Yap-İşlet-Devret', politik bir simbiyoz yarattı, risklerin çoğu özel sektörde değil devlette kalıyor

TOGG kâr ederse şirketler zenginleşecek, halk değil.

TOGG’un yerlilik oranı Ford’a yaklaştı

TOGG’un en kritik parçaları, motor ve batarya Türkiye’de üretilmiyor. Batarya üretimini Türkiye’ye taşımak için Çinli batarya tedarikçisi Farasis ile bir ortaklık yapıldığını ve üretimin Türkiye’de yapılacağını biliyoruz. Muhtemelen bu yerlilik oranını daha da artıracak ancak teknoloji transferi, satış rakamları ve sahiplik konusu hâlâ yeterince tartışılmıyor. Bosch’tan alınan elektrik motorunun neden Türkiye’de üretilmediği sorusuna, 2020 yılında firmanın Yönetim Kurulu Başkanı Gürcan Karakaş, üretim sayısının düşüklüğü nedeniyle üretmektense almanın daha doğru olduğu yanıtını vermişti. Batarya ise yerli üretim olacak demişti. Bu beyanı dikkate alırsak, altı yıl sonra TOGG’un ulaştığı satış rakamları motor üretimine yeşil ışık yakmamışa benziyor. Geciken batarya üretimi ve teknolojisindeki yerlilik oranı konusunda ise daha fazla bilgi verilmeli.

Sahiplik konusu ise asıl sorun. Anadolu Grubu Holding A.Ş., BMC Otomotiv Sanayi ve Ticaret A.Ş., Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş., Zorlu Holding A.Ş. ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin girişimi olan TOGG’un sahibinin özel sektör olduğu ortada. Devletin, özellikle de hükümetin TOGG’u koruyan vergi düzenlemeleri yapması, kamu alımları ve hatta Cumhurbaşkanı tarafından reklamının yapılması normal bir ülkede rekabet kurulunun incelemesine takılmaz mıydı? Hukuk ve adaletin olduğu bir ülkede diğer otomobil üreticileri bu konuda dava açmaz mıydı? Sonuçta devletin ürettiği, gelirinin devletin kasasına gittiği bir otomobilden bahsetmiyoruz. TOGG kâr ederse şirketler zenginleşecek, halk değil. 

 Özgür Gürbüz   Birgün 

baronluk

 

Yeni feodal çağ ve dijital baronluk 

Ortaçağ’ın baronları toprakta üretimi kontrol ederken bugünün baronları veriyi, iletişimi ve üretim süreçlerini yönetiyor. Facebook, Google, Amazon, X, Apple gibi teknoloji devleri, çağdaş dünyada bilgi akışını, iletişim biçimlerini ve hatta siyasal tercihleri belirleyen devasa yapılar haline geldi. Toplumun her katmanı, bu platformların altyapısına bağımlı durumda. Kamusal alan, artık fiziksel bir meydan değil; birkaç özel şirketin yönettiği sanal bir “platform ekonomisi” içinde biçimleniyor. 
CUMHURİYETÇİ BAKIŞ

Varoufakis’in vurguladığı temel çelişki burada başlıyor: Vatandaş “kullanıcıya”, halk “veri kaynağına”, kamusal alan ise “platforma” dönüşüyor. Demokrasinin biçimsel varlığı sürse de içerik çoktan sermaye tekellerinin eline geçmiş durumda. Liberal demokrasiler, otoriter liderlere karşı çıkarken piyasa baronlarına dokunmamayı tercih ediyor. Bu yüzden Varoufakis’in ifadesiyle “gerçek bir cumhuriyetçi yalnızca krallara değil, baronlara da karşı çıkar.”

Bu çağda siyasal iktidarın merkezinde artık devlet başkanları değil, veri akışını ve dijital iletişim araçlarını yöneten özel şirketler yer alıyor. Her seçim kampanyası, her toplumsal hareket, bu dijital ağların denetimi altına girmiş durumda. Kamusal tartışma alanı, birkaç algoritmanın gölgesinde şekilleniyor. Bu durum, Varoufakis’in “yeni feodal düzen” kavramsallaştırmasını yalnızca bir metafor olmaktan çıkarıyor; somut bir ekonomik ve politik gerçekliğe dönüştürüyor.

  DİJİTAL FEODALİZM

Bugünün dijital kapitalizmi, klasik kapitalizmin sınırlarını aşan bir bağımlılık ilişkisi yaratıyor. Bireyler hem üretici hem tüketici hem de gözetlenen birer veri kaynağına indirgeniyor. Bu yapının sürmesi halinde, demokrasi yalnızca bir “gösteri sanatı” olarak kalacak. Seçimler, özgürlük ve katılımın değil, algoritmik manipülasyonların sahnesi olacak.

Varoufakis, bu tabloya karşı yeni bir kamusallık öneriyor: Ne devletin ne de piyasanın tekeline sıkışmış, katılımcı, ortak mülkiyete dayalı bir dijital cumhuriyet. Bu, üretim araçlarının toplumsallaşmasının 21. yüzyıldaki biçimi olabilir. Kamusal veri merkezleri, açık kaynaklı platformlar ve demokratik olarak yönetilen dijital ağlar, geleceğin eşitlikçi toplumunun temeli olabilir.

Yazının son cümlesi, adeta çağımızın özeti niteliğinde: “Demokrasi artık baronların hizmetinde bir gösteri sanatına dönüştü. Yeni bir cumhuriyet istiyorsak önce baronların mülkiyetini tartışmaya açmalıyız.”

Bugün, ekonomik ve siyasal mücadele alanı yalnızca parlamentolar ya da sokaklar değil, aynı zamanda dijital ağlardır. Varoufakis’in çağrısı, klasik sınıf mücadelesini yeni bir zemine taşıyor. Feodalitenin sonunu getiren halkçı devrimler, bu kez dijital feodalizme karşı da verilmek zorunda. 
GÖSTERİ DEMOKRASİSİ
 
Türkiye bağlamına bakıldığında ise Varoufakis’in işaret ettiği “baronlaşma” olgusu çok daha karmaşık ve çift katmanlı bir görünüm sergilemektedir. Bir yandan siyasal iktidarın giderek merkezileşmesi, kamusal kaynakların dar bir sermaye çevresine aktarılması ve medya-ekonomi ilişkilerinin aynı ağlar içinde iç içe geçmesi, klasik anlamıyla bir “yeni patrimonyal düzen” yaratmıştır. Diğer yandan küresel teknoloji devlerinin Türkiye’deki dijital davranışları belirleme gücü, reklam ekonomisini tekelleştirmesi ve veri akışını denetlemesi, ulusal ölçekteki iktidar ilişkilerinin üzerine ikinci bir tahakküm katmanı bindirmektedir. Böylece Türkiye’de hem yerli sermaye bloklarının hem de ulusötesi platform devlerinin oluşturduğu iç içe geçmiş bir feodal yapı ortaya çıkmaktadır. Bu yapı, yurttaşların giderek daha az kamusal, daha çok ticarileştirilmiş alanlarda var olmasına; politik katılımın ise sosyal medya algoritmalarının yönlendirdiği bir “gösteri demokrasisi”ne dönüşmesine yol açmaktadır.


 Doğan Sevimbike    Cumhuriyet

hiç yatmayacak

6 yıl ceza alan hiç yatmayacak böyle adalet olur mu!
 
31 Temmuz 2023 öncesi suç işleyenlerin kapalı cezaevlerinden 3 yıl erken çıkmasını sağlayan kanun teklifi kabul edilirse 6 Şubat depremlerinden yargılanan müteahhitler, şiddet ve tecavüz failleri olmak üzere on binlerce hükümlü yararlanacak. Mağdurlar ise “ceza değil ödül veriyorlar” diyerek teklife karşı çıkıyor

11. Yargı Paketi TBMM’de çarşamba günü görüşülmeye başlandı. Paketin içindeki 27. madde ise tartışmalara neden oldu. Çünkü düzenleme 31 Temmuz 2023 tarihinden önce işlenen suçlarda hükümlülerin açık cezaevine geçişten ve denetimli serbestlikten 3’er yıl erken yararlanmasını sağlıyor. Kanun teklifi terör ve örgüt suçlarıyla devlete karşı işlenen bazı suçlar hariç olmak üzere ağır suçların tamamını da kapsıyor. Bu da kadın cinayeti faillerinden 6 Şubat depremleri nedeniyle yargılanan müteahhitlere, Yenidoğan Çetesi dosyasındaki sanıklardan Amasra maden kazasında ceza alanlara kadar pek çok kişinin bu düzenlemeden yararlanacağı anlamına geliyor. Bununla birlikte teklifin yasalaşması durumunda 115 bin hükümlünün düzenlemeden faydalanması bekleniyor. Hatta sayının 250 bine çıkacağı da iddia ediliyor.

“Öldürmeye teşebbüs etti, 1 gün bile yatmayacak” 
Adli Suçlar Platformu Sözcüsü ve aynı zamanda kendisi de şiddet mağduru olan Ayşe Ulaş ise düzenlemeyle devletin şiddet faillerine “Ben senin arkandayım” mesajı verdiğini söylüyor. “Aile içi bir saldırı yaşadım. Vücudum makasla delik deşik edildi, akciğerim patladı, haftalarca yoğun bakımda yattım. Dava, kasten adam öldürmeye teşebbüsten açıldı. Adli Tıp Kurumu’ndan hayati tehlikem olduğuna dair rapor alınmasına rağmen ağır yaralamaya çevrildi. 6 yıl hapis cezası kesinleşti. Fail, kapalı cezaevinde yalnızca 14 ay yatacaktı. Fakat firari durumda, affı bekliyor. Yeni infaz affı ile tek gün yatmayacak ve belki de bu sefer beni öldürmek için plan yapacak.” 
Esen Dolma   Oksijen

                                       

“şehrin en merkezi 24 lokasyon”

 

Valilik kararı tartışma yarattı: 19 okul bahçesi ücretli otoparka dönüştürüldü 
İstanbul Valiliği’nin aldığı kararla kentteki 19 devlet okulunun bahçesi, ders saatleri dışında ücretli otoparka dönüştürüldü. İşletme yetkisi, Valiliğe bağlı İSTAY AŞ’nin kurduğu “İstaypark” adlı platforma verildi. Veliler ve eğitimciler, farklı araçların okul binalarına kadar girebilmesini güvenlik zafiyeti olarak yorumladı.

Platformda yer alan “50.000+park rezervasyonu” ve “şehrin en merkezi 24 lokasyon” ibareleri, okul bahçelerinin de bu ticari ağın parçası haline getirildiğini ortaya koyuyor. Valiliğin kararı doğrultusunda okul bahçeleri, ders saatleri dışında yurttaşların araçlarını park etmeleri için trafiğe açıldı. Normalde velilerin bile okul içine araçla girişine izin verilmezken, otopark uygulaması kapsamında farklı araçların okul binalarının içine kadar girebilmesi, hem veliler hem de eğitimciler tarafından “güvenlik zafiyeti” olarak yorumlandı.

Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, “Büyükşehirlerde birçok okulun bahçesi park yapıldı, spor salonları bile düğün ve nişan için kiralanır hale geldi. Bunun sebebi okullara yeterli ödeneğin ayrılmaması” dedi. Irmak, “Okul bahçeleri çocukların oynayacağı, spor yapacağı, jimnastik alanlarının, oyun bölümlerinin bulunacağı yerler olmalıydı. Ama ekonomik gerekçeler ve gelir elde etme hırsı yüzünden buralar park alanına çevriliyor” diye konuştu.
 
‘VALİLER DE GİRSİN’
 
Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay ise, okul bahçelerinin ücretli otoparka dönüştürülmesini sert sözlerle eleştirerek, “Okullar otopark değildir. Buna ‘akıllı park çözümü’ demek bile başlı başına bir sorunu gösteriyor. Madem okul bahçeleri otoparka çevrilebiliyor, o halde aynı kararı veren valilik binalarını da otoparka çevirelim. Valiler de araçların arasından geçerek odalarına girsinler” dedi.


Hürcan Bulur Vakfı

 

Acıdan umuda dönüşen bir mücadelenin öyküsü: Hürcan Bulur Vakfı yol alıyor 

Hürcan Bulur, 24 Ağustos Perşembe günü saat 19.10 sularında yaya geçidinden karşıya geçerken, Tesla marka lüks bir aracın çarpması sonucu yaşamını yitirdi. Şirket raporlarına göre aracın kaza anında 120 ila 160 kilometre hızla gittiği tespit edildi. Görgü tanıkları, sürücü Özer Sağlamyürek'in araçtan indikten sonra telefonda suçunu itiraf ettiğini ve aşırı hız nedeniyle duramadığını söylediğini belirtti. Ancak tüm bu raporlara ve ifadelere rağmen sürücü, davanın ikinci duruşmasında serbest bırakıldı.

Bu karar kamuoyunda büyük tepki çekerken, baba Veysel Bulur ve anne Süreya Bulur, oğullarının anısını ve adalet mücadelesini meydanlara taşıdı. Veysel Bulur, oğlunun bir önceki yıl taşıdığı bayrağı 1 Mayıs'ta Ankara Tandoğan meydanında dalgalandırarak, "Hürcan'ın mücadelesi bizim mücadelemizdir" mesajını verdi.

Acıdan doğan dayanışma: Umut ve Hürcan yan yana

Hürcan'ın hayallerini yaşatmak için yola çıkan aile, bu süreçte "Hürcan Bulur Geleceğe Umut Vakfı"nı kurdu. Baba Veysel Bulur, vakfın kuruluş motivasyonunu Hürcan'ın dostlarının desteğiyle bulduklarını belirtiyor. 

"Sadece evladımızın adını bir tabelada yaşatmak değil derdimiz; onun kurmayı düşündüğü dünyanın ışıltısını ve eşit, özgür bir ülke hayalini yaşatmak istiyoruz" diyen Bulur, bu yolda yalnız yürümüyor.

Türkiye'de insan hayatının ucuzluğuna ve trafik cinayetlerinde adaletin sağlanamamasına karşı kader birliği yapan aileler bir araya geliyor. Bisiklet sürerken alkollü bir sürücünün çarpması sonucu hayatını kaybeden Umut Gündüz'ün babası Menderes Gündüz de bu mücadelenin en önemli destekçilerinden biri. Hürcan ve Umut'un yarım kalan düşleri, şimdi babalarının omuz omuza verdiği mücadelede birleşiyor.

2025 Kasım


Ulaştırma alanında KÖİ modeliyle yaptırılan otoyol, tünel, havalimanı projelerinin ekopolitik öyküleri bu kitabın konusu.
 
Bu kitapta ‘ticari sır' gerekçesiyle yıllardır TBMM'den kaçırılan, Sayıştay denetçilerinin dahi zor ulaştığı Yap-İşlet-Devret (YİD) uygulama sözleşmelerinden bazılarının metinlerine -kimi taslak formatında- yer veriyoruz. Devlet kurumlarının özel sektör şirketleri ile yaptığı sözleşmeleri vatandaşın bilmesi gerektiği inancıyla yaptık bunu. 
Bunu yaparken gazetecilik eylemine yol gösteren temel soru şudur: Devlet bizlere seneye, ondan sonraki seneye, üç, beş, on yıl sonra salacağı vergilere güvenmese bu garantileri verebilir mi? Hayır. O halde ben de rızam olmadan bana sorulmadan borçlandırıldığım sözleşmeleri okuma hakkına sahibim.”

Çiğdem Toker, bu kitapta, adaletten ekonomiye, eğitimden istihdama, sağlıktan gelecek kaygısına dek umudunu yitirmiş milyonların ve uçurum kenarında bir ülkenin neden buraya geldiğinin resmini çiziyor. Güçlü kalemi ve derinlikli analizleriyle, ısrarla ve büyük bir cesaretle 22 yıl boyunca sürdürdüğü fikri takiple gazeteciliğin hakkını da veren Toker, buradan çıkışın nasıl olacağını bize gösterirken; hüküm süren bu devrin neden bitmediğini de anlatıyor: Politik ve Ekonomik Simbiyoz…

efendiler

‘Evrenin yeni efendileri’

Bugün demiryollarının veya otomotivin 20. yüzyıldaki rolüne benzer bir konuma sahip OpenAI, Palantir veya büyük bulut şirketlerinin altyapıları o kadar büyük, pahalı ve stratejik ki buradaki sermayenin birikimi piyasa güçlerine bırakılamıyor. Piyasaların kaldıramayacağı hızda mali kaynak emen yapay zekâ firmaları, jeopolitik anlatının merkezine de yerleşmiş durumdalar. ABD, “yarının teknolojilerini kazanmak için” devasa yatırımlar yapmak zorunda derken CFR raporu bunu açıkça ortaya koyuyor. Teknoloji şirketleri, ulusal güvenlik bürokrasisi ve büyük finans kapital birleşerek Amerikan kapitalizminin yeni hegemonik blokunu inşa ediyorlar.

Bu blokun sürücü gücü ise 2025 yılının ilk yarısında ekonomik büyüme oranının yüzde 92’sini (teknoloji sektörünün büyüme hızını çıkarınca ABD GSH büyüme hızı yüzde 0.1 düzeyine geriliyor), borsadaki artışın yüzde 80’ini sağlayan teknoloji şirketleridir. Yalnızca NVIDIA’nın veri merkezi segmenti, finans devlerinin toplamından daha yüksek piyasa değerine ulaşmış.

Teknoloji sermayesinin altyapısal erişiminin genişliği onu önceki hegemonik fraksiyonlardan ayırıyor. Diğer sektörlerin çalıştığı araçları, kullandığı verileri toplayan bu sektörün elindeki sosyal medya, elektronik ticaret platformları iletişimi, ticareti, araştırmayı, yönetişimi, lojistiği ve giderek ilerleyen ölçüde insanların siyasi kültürel tercihlerini, değerlerini, savaşma dinamiklerini belirliyor. Hiçbir önceki sınıf fraksiyonu toplumsal yaşama, kültüre ve devlet stratejisine bu kadar derinlemesine ve aynı anda nüfuz etmemişti.
  
Ergin Yıldızoğlu   Cumhuriyet 
                               

Eskişehir

 

Odunpazarı'nda örnek icraat: Kaldırım temizliği

“Terk edilmiş her şey kamunundur” denerek yaya yolunu işgal eden esnafın bıraktığı tüm malzemeler kamyonlara yükleyip götürüldü.
 
                      

ADANA


19 KASIM 1995... 13 KARE...
Kapadokya'ya fotoğraf çekmek için giderken geçirdiğimiz trafik kazasında, 13 arkadaşımızı kaybettik. Kaybettiğimiz kişi sayısı 13 idi ama o kadar sevilen kişilerdiler ki kentin neredeyse her evinden bir tanıdık eksilmişti.
Kazanın olduğu Pozantı da o zamanlar bir hastanenin olmaması kayıpların çoğalmasının nedenlerinden biriydi.  
Bu yüzden ertesi yıl Pozantı'ya bir trafik hastanesi açılması için kampanya başlatmıştık. Bir araç konvoyu yaparak kaza yerine kadar gitmiş ve oraya tehlikeyi işaretleyen bir levha bırakmıştık. 
1998 yılında da onların anısına, sanatın değişik dallarını kapsayan bir festival yapmaya karar verip, yönetiminde olduğum ALTINKOZA'yı ve başkanı olduğum AFAD'ı bir araya getirmiş, ULUSLARARASI 13 KARE FESTİVALİ'ni başlatmıştık. 
İsim babası da olduğum festivalin tam 15 yıl küratörlüğünü yaptım. Bando ve fener alayları eşliğinde; valinin, belediye başkanlarının ve sanatçıların katıldığı SEVGİ YÜRÜYÜŞÜ ile başlayan, dünyadan ve Türkiye'den çok önemli sanatçıların davet edildiği bir festival oldu 13 Kare... Kimleri misafir ettik bir bilseniz! 
13 Kare kentte öyle bir etki yarattı ki, ara verilmiş Altınkoza film festivalini de canlandırdı. Belediye sanatın gücünü hissedince, Adanalı sanat kurumlarının yıla yayılan tüm etkinliklerini desteklemeye başladı. Adana Sanat Konseyi kuruldu. Adana festivaller kenti haline geldi. Çok sayıda sanat galerisi, müze ve Abidin Dino Sanat Park'ı açıldı. Kente heykeller konulmaya başlandı. Adana'yı anlatan kitaplar yazıldı. Tarihi Kız Lisesi Binası sanat merkezi haline getirildi. Tarihi binaların restorasyonu bilinci oluştu, ilk restore edilen binalardan biri Türkiye'nin ilk sinema müzesi olarak düzenlendi. Kültür merkezi olan Kız Lisesi Binası'nda Mehmet Baltacı Fotograf Müzesi açıldı.Aynı yerde binden fazla kitabın, 1918 yılından beri Adana'da yayınlanan tüm gazetelerin digitallerinin olduğu kent araştırma alanı yaratıldı. 
Bugün bunların hiç biri yok. 
13 Kare Festivali üzgünüm ki değişen belediye yönetimi ile bazı fotografçıların işbirliği sayesinde iğdiş edildi.  
Neyse ki AFAD'ın şimdiki yönetimi bunu yaşatmaya çalışıyor. Kendilerini kutluyorum. Ama eski görkemine ulaşmak için çok yol almaları gerekli. 
Tarihi Kız Lisesi binası halka kapatıldı, biz orayı kültür ve araştırma merkezi haline getirirken ilgilerini aldığımız Adanalılar buna sessiz. 
Binadaki Adana kütüphanesinin kitapları, gazete arşivi nereye gitti bilinmez. Neyse ki gazete arşivinin bir kopyası da bendeydi.
O zaman var olan, Sabancı, 75.yıl, Kız Lisesi, AÇS, Maliye Sanat Evi galerilerinin artık hiçbiri yok. 
Sanat konseyi de artık yok. 
Dolayısıyla sanat kurumlarının yıl içine yayılan etkinliklerini, belediyelerin desteklemesi hayal bile değil. 
Sanat Konseyi ile birlikte, STK ve sanat kurumlarının kendi aralarındaki dayanışma da ortadan kalktı. Bunu birbirleriyle çakışan cılız etkinliklerden anlayabiliyoruz. 
Kısaca 30 yıl önce kaybettiğimiz değerli arkadaşlarımızı öldürmemeye çalıştık ama... Üzgünüm ki geldiğimiz noktada yenildik. 
Işıklar içinde uyuyun arkadaşlarım. 
(Paylaşımdaki eski afişlerin üzerlerindeki logoları incelediğinizde, 13 Kare Festivali'ni kaç kuruluşun işbirliğiyle yaptığımızı, google'la 13 Kare yazdığınızda festivale katılan sanatçıların çeşitliliğini görebilirsiniz)  
Haluk Uygur facebook